20 Mayıs'ta Final serisi Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker arasında başlıyor.
Final serisinde Fenerbahçe Ülker'in başında Baş Antrenör Tanjevic'in talihsiz rahatsızlığı sebebiyle yardımcısı Ertuğrul Erdoğan bulunacak. Kimileri bunu Fenerbahçe Ülker için dezavantaj olarak görse de bana Giricek ve Ömer Aşık'ın takımdan dışlanması kadar büyük bir sorun olarak görünmüyor.
Ertuğrul Erdoğan'ı Mülkiye altyapısında basketbola başladığım zaman tanımıştım. Kendisi beni basketbola başlatan kişiydi bir anlamda. Daha sonra yıllarca ben oyuncu, Ertuğrul hoca, o zamanki adıyla PTT'nin, altyapı takımında antrenörken, bir çok maçta rakip de olmuştuk. Bu yüzden Ertuğrul Erdoğan'ın oyuncularıyla kurduğu iyi ilişkileri ve disiplinli tarzını biliyorum ve Fenerbahçe Ülker'in Tanjevic'in eksikliğini fazla hissetmeyceğini düşünüyorum.
Diğer sıkıntı ise daha büyük. Ömer Aşık'ın şanssız şekilde Antalya'da sakatlanması ve ardından gelişen ilginç olaylarla Ömer takımdan kopma noktasına geldi. Bu ayrılık Türkiye'nin en iyi uzun rotasyonuna sahip Fenerbahçe'nin pota altında maç boyu üstünlük kurma lüksünü kaybetmesine sebep oldu. Ömer'in yerine tekrar kadroya dahil edilen Vidmar henüz bu seviyeleri kaldıracak düzeyde değil. Bunu Banvit serisinde de göstrdi. Kalan uzunlar Oğuz Savaş ve Semih Erden'in, Mario Kasun-Kaya Peker ikilisi ile kaç maç başedebilecekleri ciddi bir soru işareti.
Takımdan ayrılan diğer yıldız Gordan Giricek bir türlü istenen seviyeye gelemese de rakip için sürekli önlem alınması gereken bir oyuncuydu. Efes Pilsen gibi savunması sisteme dayalı takımlarda sürekli bir oyuncuyu düşünmek ister istemez düzeni etkileyen faktörlerden biri oluyordu.
Sonuç olarak Fenerbahçe Ülker'in kadro derinliği ve kalitesi Beko Basketbol Ligi'nin çok üzerinde olsa da bu yaşananlardan sonra ağır yara aldı ve Final Serisi öncesi Efes Pilsen'den bir adım geri düştü.
Efes Pilsen cephesinde ise görüntü çok daha iyi. Saha avantajı ellerinde. Play-off döneminde yurtdışında da ciddi hazırlık maçları yaparak tempolarını korudular. Az önce de bahsettiğimiz gibi rakibe oranla daha derin bir kadroya sahipler.
Belki de Efes Pilsen'in tek dezavantajı Igor Rakocevic. Sezon içinde Ergin Ataman ile yaşadığı problemler takım içinde huzursuzluğa neden oldu. Şu anda olaylar tatlıya başlanmış gibi görünse de sonuçta herkes insan. Yani eğer işler kötüye gitmeye başlarsa eski defterler tekrar açılabilir. Skoru, maçı veya seriyi geri çevirmek için geçen sene gösterilen müthiş birliktelik bu sene yerini takım içi çatışmaya bırakabilir.
Yeni yönetmelik gereği Efes Pilsen'in kapanma tehlikesiyle karşı karşıya gelmesi kulüpte moralleri bozmuş olabilir. Ben bu durumun oyunculardan ziyade yöneticilerin kafasını meşgul ettiğini düşünüyorum. Oyuncu daha çok oynayacağı maça bakar. Hatta Efes Pilsen kulübü şampiyon olarak yöneticisi, teknik kadrosu ve oyuncusuyla "şampiyon takımı kapattılar" dedirtmek isteyeceklerdir.
Sonuç olarak Efes Pilsen bu seride bir adım önde görünüyor. Elbette bu sadece işin görünen kısmı. Sonuçta hiçbir maç oynanmadan kazanılmaz. Serinin en iyi guardları Roko Ukic ve Lynn Greer, hırslarıyla takımı sürekli maçta tutan Mirsad Türkcan ve Ömer Onan hatta zaman zaman kendisini bile aşan Tarence Kinsey bu seride anahtar oyuncular durumuna geldiler. Efes Pilsen'in elindeki kadroyla ciddi problemler yaşamayacağını göz önünde bulundurursak Fenerbahçe Ülker'in seride tutunabilmek ve şampiyonluğa ulaşmak için her oyuncusunun ekstra işler yapması gerekecek. Özellikle taraftar avantajını kullanarak sahasında oynayacağı maçlarda fire vermemesi en önemli kozu olacaktır.
İki takıma da başarılar diliyorum ve basketbolseverlere de üst düzey basketbol izleyebilecekleri bu seriyi kaçırmamalarını tavsiye ediyorum...
Güçlü Berk
17 Mayıs 2010 Pazartesi
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Kör Dövüşü
KÖR DÖVÜŞÜ…
Öncelikle Trabzonspor Basketbol takımını kutlamak gerek. Yozgat grubundan sonra dün İstanbul grubuna da galibiyetle başlayarak Beko Basketbol Ligi'ne merhaba dediler. Ancak oynanan basketbol geçen sene Bornova ve Tofaş'ın Beko Basketbol Ligi'ne yükseldiği grup maçlarına göre çok düşük seviyede kalıyor. Özellikle dün oynanan Trabzonspor-Olin Gençlik maçı için buna hakemlerin de bir miktar neden olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kadar sertliğe müsade edilmesi maçın skor açısından kısır geçmesine sebep oldu. Oyun bir ara kör dövüşü haline geldi. Üst düzey sertliğe yapılan "Euroleague seviyesinde savunma" tabiri bile dünkü maçta duyulan kemik seslerini açıklamaya yetmez. Bu kadar deneyimli hakemlerin bundan sonraki karşılaşmalarda bize daha güzel basketbol seyrettirmek için katkıda bulunacaklarına eminim.
Trabzonspor'un BBL'de nasıl performans göstereceği ise yeni sezon bütçesi ve takıma katılacak yabancı ve yerli oyunculara bağlı. Bütçe için telaffuz edilen rakamların doğru olduğunu ve Doğan Hakyemez-Alaeddin Yakan ikilisinin devam edeceğini varsayarsak ilk sekiz içinde olacaklarını söylemek hayalcilik olmaz.
Beko Basketbol Ligi'ne çıkacak ikinci takım ise Olin Gençlik ve Hacettepe Üniversitesi arasında oynanacak karşılaşma sonucunda belli olacak. İki takımın gösterdiği mücadele de üst ligi hakettiklerini gösteriyor ama malesef sadece biri seneye BBL'de mücadele edecek. Pazar günü yine zevkli bir mücadele bizi bekliyor.
Torku Selçuk Üniversitesi'nin sezon içinde yaşadığı problemlerden sonra gerçekleştirdiği atılımda biraz geç kalması bu noktaya gelmesine sebep oldu. Sponsorluk bağlantılarını kaybetmezlerse onları seneye tekrar yükselme grubunda izleyebiliriz.
Paris'te Son Tango
Euroleague Final Four'da ise bambaşka bir mücadele ve basketbola tanık oluyoruz. Barcelona Ricky Rubio-Fran Vazquez ikilisi sezon boyunca bize izlettirdikleri basketbol ziyafetine CSKA karşısında da devam edince finale yükseldiler.
Diğer tarafta ise mücadelesiyle "Gönüllerin Şampiyonu" ünvanına şimdiden yakıştırılan Partizan'ın uzatma sonunda dramatik şekilde elenişi beklenen ama izleyicilere hüzün veren bir sonuçtu. Partizan'ın Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker'in dörtte bir bütçesiyle Paris'te yer alması takımlarımıza bazı ipuçları vermiştir umarız.
Maric ve Kecman beş faulle oyun dışı kalmasaydı da sonuç farklı olmayabilirdi. Olympiacos kadrosu ile bir çok otoritenin şampiyonluk adaylarının başında geliyor. Dün de bu üst düzey tecrübeye sahip oyuncularla maçı kendi lehlerine çevirdiler.
Üçüncülük maçları mağlup takımları karşı karşıya getirdiği için sonucu süprize açık karşılaşmalardır. İki takım için de zor bir maç. Konsantrasyonu daha üst seviyede olan takım maçı kazanır. Final ise Avrupa basketbolunun en üst noktası. İki takımı birbirinden ayıran farklar yok denecek kadar az. İki takımın da çok iyi savunma yapacağını göz önünde bulundurursak diğer yoorumlardan farklı şekilde bu defa iyi hücum edenin Avrupa'nın zirvesine çıkacağını söyleyebiliriz.
Güçlü Berk
Öncelikle Trabzonspor Basketbol takımını kutlamak gerek. Yozgat grubundan sonra dün İstanbul grubuna da galibiyetle başlayarak Beko Basketbol Ligi'ne merhaba dediler. Ancak oynanan basketbol geçen sene Bornova ve Tofaş'ın Beko Basketbol Ligi'ne yükseldiği grup maçlarına göre çok düşük seviyede kalıyor. Özellikle dün oynanan Trabzonspor-Olin Gençlik maçı için buna hakemlerin de bir miktar neden olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kadar sertliğe müsade edilmesi maçın skor açısından kısır geçmesine sebep oldu. Oyun bir ara kör dövüşü haline geldi. Üst düzey sertliğe yapılan "Euroleague seviyesinde savunma" tabiri bile dünkü maçta duyulan kemik seslerini açıklamaya yetmez. Bu kadar deneyimli hakemlerin bundan sonraki karşılaşmalarda bize daha güzel basketbol seyrettirmek için katkıda bulunacaklarına eminim.
Trabzonspor'un BBL'de nasıl performans göstereceği ise yeni sezon bütçesi ve takıma katılacak yabancı ve yerli oyunculara bağlı. Bütçe için telaffuz edilen rakamların doğru olduğunu ve Doğan Hakyemez-Alaeddin Yakan ikilisinin devam edeceğini varsayarsak ilk sekiz içinde olacaklarını söylemek hayalcilik olmaz.
Beko Basketbol Ligi'ne çıkacak ikinci takım ise Olin Gençlik ve Hacettepe Üniversitesi arasında oynanacak karşılaşma sonucunda belli olacak. İki takımın gösterdiği mücadele de üst ligi hakettiklerini gösteriyor ama malesef sadece biri seneye BBL'de mücadele edecek. Pazar günü yine zevkli bir mücadele bizi bekliyor.
Torku Selçuk Üniversitesi'nin sezon içinde yaşadığı problemlerden sonra gerçekleştirdiği atılımda biraz geç kalması bu noktaya gelmesine sebep oldu. Sponsorluk bağlantılarını kaybetmezlerse onları seneye tekrar yükselme grubunda izleyebiliriz.
Paris'te Son Tango
Euroleague Final Four'da ise bambaşka bir mücadele ve basketbola tanık oluyoruz. Barcelona Ricky Rubio-Fran Vazquez ikilisi sezon boyunca bize izlettirdikleri basketbol ziyafetine CSKA karşısında da devam edince finale yükseldiler.
Diğer tarafta ise mücadelesiyle "Gönüllerin Şampiyonu" ünvanına şimdiden yakıştırılan Partizan'ın uzatma sonunda dramatik şekilde elenişi beklenen ama izleyicilere hüzün veren bir sonuçtu. Partizan'ın Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker'in dörtte bir bütçesiyle Paris'te yer alması takımlarımıza bazı ipuçları vermiştir umarız.
Maric ve Kecman beş faulle oyun dışı kalmasaydı da sonuç farklı olmayabilirdi. Olympiacos kadrosu ile bir çok otoritenin şampiyonluk adaylarının başında geliyor. Dün de bu üst düzey tecrübeye sahip oyuncularla maçı kendi lehlerine çevirdiler.
Üçüncülük maçları mağlup takımları karşı karşıya getirdiği için sonucu süprize açık karşılaşmalardır. İki takım için de zor bir maç. Konsantrasyonu daha üst seviyede olan takım maçı kazanır. Final ise Avrupa basketbolunun en üst noktası. İki takımı birbirinden ayıran farklar yok denecek kadar az. İki takımın da çok iyi savunma yapacağını göz önünde bulundurursak diğer yoorumlardan farklı şekilde bu defa iyi hücum edenin Avrupa'nın zirvesine çıkacağını söyleyebiliriz.
Güçlü Berk
16 Ekim 2009 Cuma
Terim Mesleği Bıraktı mı?
Bugün Fatih Terim’i başarısız ilan etmeye benim vicdanım el vermiyor. Evet, “chuky” Emre’ye tahammül etmesi, egoları, agresifliği hepimizi rahatsız etti. Eleştirdik de… Ama o gün eleştirdik, hakaret etmedik. Bu eleştirileri cebimizde biriktirip bir anda kusmadık. Onun egosu altında ezilenlerin linç kampanyasına katılmadık. Eleştirimizi zamanında yaptığımız için şimdi gönül rahatlığıyla teşekkür edebiliriz. En azından Avrupa Şampiyonası için…
Bu sevinç ve nefretleri dozunda yaşayamadığımızın ispatı dünkü basın toplantısındaydı. Siyasi bir gazetenin bayan muhabiri medyada okuduklarını ve çevresinden duyduğu nefret dolu cümleleri kafasında birleştirmiş olacak ki Terim’in “mesleği bıraktığına” kanaat getirmişti. Terim’de soruyu cevaplamadan önce bayan gazeteciye mesleği değil milli takımı bıraktığını açıkladı. O bayan gazeteci de daha önce duyduklarını düşünerek kendi kendine “Bu kadar hakaretten sonra neden mesleği bırakmıyor acaba?” diye sormuştur herhalde.
Böylesine siyasi bir maçla veda etmemeliydi Terim. Maç o kadar siyasi bir ağırlık kazanmıştı ki, yayıncı kuruluşun maç öncesi programında konuklar “nasıl olsa iki taraf da havlu attı maçı boşverin” havasında hariciye konularına dalmışlardı. Zaten konuklar da siyaset yazarlarıydı. Aynı programda stada yaklaşan siyah renkli arabalara bakıp gelen protokol mensubu için “Kim geldi? Ermenistan Cumhurbaşkanı mı? Yok yok Vali o Vali…” diyerek tahminler yürütüyorlardı.
Yerine kim gelsin derseniz… İsimler havada uçuşuyor. Benim adayım yardımcılarından biriydi. Ancak Belçika maçında Terim tribüne gönderildikten sonra gördüğüm manzara fikrimi değiştirdi. Yardımcıların kulübede çaresizce oturdukları sahne hayallerimi yıktı. Oğuz Çetin bir ara yerinden kalkar gibi oldu. Sonra belki ertesi gün yazılacak yazıları düşünerek tekrar başı önde kulübeye döndü. Milli Takım sorumluluk isteyen bir yer. O sorumluluğun altına girebilecek kimse ekrandaki kulübede yoktu.
Bu sorumluluğu alacak kişi kimdir? Kim bu kargaşanın içine kendini atar? “Yerli istiyorlarsa ben varım, yabancı olacaksa benim Alman pasaportum da var” diyen Yılmaz Vural mı? Ersun Yanal’ı kovalayanlar geri çağırmaz. Mustafa Denizli’nin “içimizdeki İrlandalılar” korkusu var. Şenol Güneş’in karizması eksikti. Bülent Uygun maçları “Laila” olduğu için İstanbul’da oynatmaz. Ertuğrul Sağlam medyayla başedemez. Şaka bir yana bu isimlerden hiç birinin o baskıyı kaldırabileceğine inanmıyorum.
Yerli hocaları birer cümleyle eleyebildiğimize(!) göre hoca yabancı olacak. Ekonomik krizin sebebi olarak gösterilen Terim’in maaşı Löw’e, Lippi’ye, Scolari’ye ve diğerlerine yetmez. Lucescu ve Daum’dan ise bahsetmek bile istemiyorum.
Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü daha dördüncü haftada anlayan Ankaraspor Teknik Direktörü Jürgen Röber’in Abdullah Avcı’yla beraber bu işi en iyi yapabilecek isimlerden biri olduğunu düşünüyorum.
Güçlü Berk
Bu sevinç ve nefretleri dozunda yaşayamadığımızın ispatı dünkü basın toplantısındaydı. Siyasi bir gazetenin bayan muhabiri medyada okuduklarını ve çevresinden duyduğu nefret dolu cümleleri kafasında birleştirmiş olacak ki Terim’in “mesleği bıraktığına” kanaat getirmişti. Terim’de soruyu cevaplamadan önce bayan gazeteciye mesleği değil milli takımı bıraktığını açıkladı. O bayan gazeteci de daha önce duyduklarını düşünerek kendi kendine “Bu kadar hakaretten sonra neden mesleği bırakmıyor acaba?” diye sormuştur herhalde.
Böylesine siyasi bir maçla veda etmemeliydi Terim. Maç o kadar siyasi bir ağırlık kazanmıştı ki, yayıncı kuruluşun maç öncesi programında konuklar “nasıl olsa iki taraf da havlu attı maçı boşverin” havasında hariciye konularına dalmışlardı. Zaten konuklar da siyaset yazarlarıydı. Aynı programda stada yaklaşan siyah renkli arabalara bakıp gelen protokol mensubu için “Kim geldi? Ermenistan Cumhurbaşkanı mı? Yok yok Vali o Vali…” diyerek tahminler yürütüyorlardı.
Yerine kim gelsin derseniz… İsimler havada uçuşuyor. Benim adayım yardımcılarından biriydi. Ancak Belçika maçında Terim tribüne gönderildikten sonra gördüğüm manzara fikrimi değiştirdi. Yardımcıların kulübede çaresizce oturdukları sahne hayallerimi yıktı. Oğuz Çetin bir ara yerinden kalkar gibi oldu. Sonra belki ertesi gün yazılacak yazıları düşünerek tekrar başı önde kulübeye döndü. Milli Takım sorumluluk isteyen bir yer. O sorumluluğun altına girebilecek kimse ekrandaki kulübede yoktu.
Bu sorumluluğu alacak kişi kimdir? Kim bu kargaşanın içine kendini atar? “Yerli istiyorlarsa ben varım, yabancı olacaksa benim Alman pasaportum da var” diyen Yılmaz Vural mı? Ersun Yanal’ı kovalayanlar geri çağırmaz. Mustafa Denizli’nin “içimizdeki İrlandalılar” korkusu var. Şenol Güneş’in karizması eksikti. Bülent Uygun maçları “Laila” olduğu için İstanbul’da oynatmaz. Ertuğrul Sağlam medyayla başedemez. Şaka bir yana bu isimlerden hiç birinin o baskıyı kaldırabileceğine inanmıyorum.
Yerli hocaları birer cümleyle eleyebildiğimize(!) göre hoca yabancı olacak. Ekonomik krizin sebebi olarak gösterilen Terim’in maaşı Löw’e, Lippi’ye, Scolari’ye ve diğerlerine yetmez. Lucescu ve Daum’dan ise bahsetmek bile istemiyorum.
Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü daha dördüncü haftada anlayan Ankaraspor Teknik Direktörü Jürgen Röber’in Abdullah Avcı’yla beraber bu işi en iyi yapabilecek isimlerden biri olduğunu düşünüyorum.
Güçlü Berk
14 Ekim 2009 Çarşamba
Diyarbakır’a dayak, Ermenistan’a kucak...
Yine siyaset futbolun önüne geçti. Bu sayfalarda yazılmaması gereken konular hergün gözünüzün önünde. Hiç bir iddiamızın kalmadığı dönemde Ermenistan ile oynanacak maç manşetlerde.
Neymiş? “Sarı gelin, hadi gelin” türküsü herkesi coşturacakmış. Kim gelsin? Nereye gelsin? Ermenistan gelsin de Diyarbakır gelmesin mi? Daha geçen hafta çocuğuyla maça gelenlere saldıranlar aynı şehirde, o tribünlerde değil miydi? Neden o gün düşmanlığa tepki vermediniz de bugün türküler söylüyorsunuz dostluk adına?
Dostluk derken dost ülke Azerbaycan’ın bayrağını maça getirmek yasak. Diyarbakır’a dayak, Azerbaycan’a yasak, Ermenistan’a kucak... Bu iş nasıl olacak? Kim inanacak?
Bu sözler yanlış anlaşılmasın. Kimseye düşmanlık beslemiyor, sporda kazananın her zaman dostluk olması gerektiğini savunuyoruz. Ermenistan Milli Takımı’na her türlü misafirperverliğin gösterilmesinden yanayız. İtirazımız siyasetin bu denli futbolun içine karışması. Ancak kaş yaparken göz çıkardığımızı, bir tarafa dostluk gösterisinde bulunurken diğer dostları da üzmemek gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.
Bu Federasyon’un bir çok olumlu girişimleri de oldu ancak hiç bir dönemde siyaset bu kadar futbolun, içinde olmamıştı. Spora, futbola bulaşmak politikacılara reyting getirebilir, oylarını arttırabilir. Bu yüzden transfer sezonlarında bakan odalarında imza atan futbolcuları izliyor, “seçilirsem takıma yıldız getireceğim” vaatlerini dinliyoruz. Politikacı bunun faydasını görebilir de spor bundan ne kazanır?
Kocaelispor borçları sebebiyle transferlerini onaylatamıyor. Antremanları iki ayrı takımla yapıyor. Bir takım ligde maçları oynayan gençlerden oluşuyor. Yüz metre ileride transferlerinin onaylanmasını bekleyen as takım oyuncuları düz koşu yapıyor. Evet bu komedi Bank Asya liginde gerçekleşiyor. Galatasaray formasının her yeri dolduğu için şortuna reklam almaya hazırlanırken Antalyaspor lig başladıktan yedi hafta sonra göğüs reklamı alabiliyor.
Bütün bunlar olurken siyasileri bir futbol maçını kendilerine malzeme yaparken izlemek insanın canını yakıyor. Şimdi siz söyleyin, Türk futbolunun gerçek problemi bu ekonomik sıkıntılar mıdır yoksa Ermenistan milli maçı mıdır?
Bu arada o dostluk mesajı vereceğimiz “Sarı gelin” türküsü şöyle biter;
Erzurumda bir kuş var leylim aman
Kanadında gümüş var oy nenen ölsün sarı gelin
Yarim gitti gelmedi leylim aman
Elbet bunda bir iş var oy nenen ölsün sarı gelin
En azından maçı Erzurum’da oynatsaydınız daha anlamlı olurdu. Tribünler “Sarı Gelin, Erzurum’a Gelin” derken, bu işin altında nasıl bir iş var onu görürdük…
Güçlü Berk
Neymiş? “Sarı gelin, hadi gelin” türküsü herkesi coşturacakmış. Kim gelsin? Nereye gelsin? Ermenistan gelsin de Diyarbakır gelmesin mi? Daha geçen hafta çocuğuyla maça gelenlere saldıranlar aynı şehirde, o tribünlerde değil miydi? Neden o gün düşmanlığa tepki vermediniz de bugün türküler söylüyorsunuz dostluk adına?
Dostluk derken dost ülke Azerbaycan’ın bayrağını maça getirmek yasak. Diyarbakır’a dayak, Azerbaycan’a yasak, Ermenistan’a kucak... Bu iş nasıl olacak? Kim inanacak?
Bu sözler yanlış anlaşılmasın. Kimseye düşmanlık beslemiyor, sporda kazananın her zaman dostluk olması gerektiğini savunuyoruz. Ermenistan Milli Takımı’na her türlü misafirperverliğin gösterilmesinden yanayız. İtirazımız siyasetin bu denli futbolun içine karışması. Ancak kaş yaparken göz çıkardığımızı, bir tarafa dostluk gösterisinde bulunurken diğer dostları da üzmemek gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.
Bu Federasyon’un bir çok olumlu girişimleri de oldu ancak hiç bir dönemde siyaset bu kadar futbolun, içinde olmamıştı. Spora, futbola bulaşmak politikacılara reyting getirebilir, oylarını arttırabilir. Bu yüzden transfer sezonlarında bakan odalarında imza atan futbolcuları izliyor, “seçilirsem takıma yıldız getireceğim” vaatlerini dinliyoruz. Politikacı bunun faydasını görebilir de spor bundan ne kazanır?
Kocaelispor borçları sebebiyle transferlerini onaylatamıyor. Antremanları iki ayrı takımla yapıyor. Bir takım ligde maçları oynayan gençlerden oluşuyor. Yüz metre ileride transferlerinin onaylanmasını bekleyen as takım oyuncuları düz koşu yapıyor. Evet bu komedi Bank Asya liginde gerçekleşiyor. Galatasaray formasının her yeri dolduğu için şortuna reklam almaya hazırlanırken Antalyaspor lig başladıktan yedi hafta sonra göğüs reklamı alabiliyor.
Bütün bunlar olurken siyasileri bir futbol maçını kendilerine malzeme yaparken izlemek insanın canını yakıyor. Şimdi siz söyleyin, Türk futbolunun gerçek problemi bu ekonomik sıkıntılar mıdır yoksa Ermenistan milli maçı mıdır?
Bu arada o dostluk mesajı vereceğimiz “Sarı gelin” türküsü şöyle biter;
Erzurumda bir kuş var leylim aman
Kanadında gümüş var oy nenen ölsün sarı gelin
Yarim gitti gelmedi leylim aman
Elbet bunda bir iş var oy nenen ölsün sarı gelin
En azından maçı Erzurum’da oynatsaydınız daha anlamlı olurdu. Tribünler “Sarı Gelin, Erzurum’a Gelin” derken, bu işin altında nasıl bir iş var onu görürdük…
Güçlü Berk
4 Şubat 2009 Çarşamba
Taçsız Kral
Metin Oktay ismi Galatasaraylılar için her zaman önemli bir isimdir…
Mücadele etmeyen, kötü oynayan takımın hatta kulübün şikayet edildiği bir ağabey gibidir o…
Güzel futbolun, Galatasaray sevgisinin simgesidir…
İşte bu sebeple yirmi, otuz yaşlarındaki, onu hiç seyretmemiş taraftarlara bile “Taçsız Kral Metin Oktay, tek aşkıydı Galatasaray, senin gibi Cim Bomlu’yu, unutur mu bu taraftar” mısralarını büyük bir şevkle söyletebilmektedir.
O, tarihe sahip çıkmanın sembolüdür…
Metin Oktay formalarını ticari bir fikir olarak kullanıp milyonlar kazananlar, internet sitesinde sadece üç satır yer ayırabilse de, taraftar o formayı kampanyalı fiyatı için değil temsil ettiği değer için giymektedir.
Şu ortamda bile Fenerbahçe ağlarını yırtan golü malzeme edilmemektedir tribünde.
Yine ona duyulan saygıdandır bu…
Belki biraz da temiz futbol özleminden, Metin Oktay ismini karıştırmamak için o çirkinliklere.
Ben maçlarını değilse de bazı röportajlarını izleyebilmiştim çocukluğumda.
Belki de o günlerde ondan duyduklarımız, bugünlerde duyduklarımıza olan nefretimizi arttırdı.
O dünler, rakibe küfür edilmeyen, beraber maç seyredilen, beraber gülünüp, beraber eğlenilen günlerdi.
Yani o günler “bugünler” gibi değildi.
2 Şubat doğum günüydü, doğum günün kutlu olsun “Taçsız Kral”…
Aziz Yıldırım ve Güiza
Fenerbahçe tartışmasız tarihinin en iyi dönemini yaşıyor Aziz Yıldırım’la…
Onu istifaya çağıran zihniyet hangi düşüncenin ürünüdür bilemiyorum.
Sanırsınız Fenerbahçe Aziz Yıldırım’dan önce her sene ligde şampiyon olur, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynardı.
Maçtan sonra istifasını isteyenlere “insaf” demek gerek.
Aziz Yıldırım Fenerbahçe’nin yeni Ali Şen’i olmuştur artık. Bugün onu istemeyenler, başkanlığı bıraktıktan sonra yaşanan her sıkıntıda onu hatırlayacak, tribünlerden onu çağıracak.
Evet, bu sene transfer politikası sebebiyle biz de çok eleştirdik ama yeni transfer edilen futbolculara daha fazla sabır gösterilmesi gerekiyor.
Elbette Josico için değil bu sözüm. Onun emekliliğine fazla kalmadı. Ancak Güiza’ya biraz daha şans verilmeli…
İspanya milli takımına seçilmeyi başarmış ve bu kadar yatırım yapılmış bir futbolcunun kendi stadında bu derece tepki görmesini içime sindiremiyorum.
Evet Semih’e yapılan bence de haksızlık ama Lincoln’ün ikinci senesinde yaşadığı değişim Güiza’nın neden kaybedilmemesi gerektiğine örnek olabilir.
Güçlü Berk
Mücadele etmeyen, kötü oynayan takımın hatta kulübün şikayet edildiği bir ağabey gibidir o…
Güzel futbolun, Galatasaray sevgisinin simgesidir…
İşte bu sebeple yirmi, otuz yaşlarındaki, onu hiç seyretmemiş taraftarlara bile “Taçsız Kral Metin Oktay, tek aşkıydı Galatasaray, senin gibi Cim Bomlu’yu, unutur mu bu taraftar” mısralarını büyük bir şevkle söyletebilmektedir.
O, tarihe sahip çıkmanın sembolüdür…
Metin Oktay formalarını ticari bir fikir olarak kullanıp milyonlar kazananlar, internet sitesinde sadece üç satır yer ayırabilse de, taraftar o formayı kampanyalı fiyatı için değil temsil ettiği değer için giymektedir.
Şu ortamda bile Fenerbahçe ağlarını yırtan golü malzeme edilmemektedir tribünde.
Yine ona duyulan saygıdandır bu…
Belki biraz da temiz futbol özleminden, Metin Oktay ismini karıştırmamak için o çirkinliklere.
Ben maçlarını değilse de bazı röportajlarını izleyebilmiştim çocukluğumda.
Belki de o günlerde ondan duyduklarımız, bugünlerde duyduklarımıza olan nefretimizi arttırdı.
O dünler, rakibe küfür edilmeyen, beraber maç seyredilen, beraber gülünüp, beraber eğlenilen günlerdi.
Yani o günler “bugünler” gibi değildi.
2 Şubat doğum günüydü, doğum günün kutlu olsun “Taçsız Kral”…
Aziz Yıldırım ve Güiza
Fenerbahçe tartışmasız tarihinin en iyi dönemini yaşıyor Aziz Yıldırım’la…
Onu istifaya çağıran zihniyet hangi düşüncenin ürünüdür bilemiyorum.
Sanırsınız Fenerbahçe Aziz Yıldırım’dan önce her sene ligde şampiyon olur, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynardı.
Maçtan sonra istifasını isteyenlere “insaf” demek gerek.
Aziz Yıldırım Fenerbahçe’nin yeni Ali Şen’i olmuştur artık. Bugün onu istemeyenler, başkanlığı bıraktıktan sonra yaşanan her sıkıntıda onu hatırlayacak, tribünlerden onu çağıracak.
Evet, bu sene transfer politikası sebebiyle biz de çok eleştirdik ama yeni transfer edilen futbolculara daha fazla sabır gösterilmesi gerekiyor.
Elbette Josico için değil bu sözüm. Onun emekliliğine fazla kalmadı. Ancak Güiza’ya biraz daha şans verilmeli…
İspanya milli takımına seçilmeyi başarmış ve bu kadar yatırım yapılmış bir futbolcunun kendi stadında bu derece tepki görmesini içime sindiremiyorum.
Evet Semih’e yapılan bence de haksızlık ama Lincoln’ün ikinci senesinde yaşadığı değişim Güiza’nın neden kaybedilmemesi gerektiğine örnek olabilir.
Güçlü Berk
27 Ocak 2009 Salı
Şampiyon Kim Olsun?
Şampiyon Kim Olsun?
Turkcell Süper Lig’den ne bekliyoruz?
En azından “futbol”.
Peki hangi konuları konuşuyoruz?
Güiza sevgilisiyle 4 aydır seks bile yapmamış...
Canlı yayında nasıl soyundu?
Küpeleri de otuz bin dolarlıkmış.
Aragones Alex’le küs mü?...
Onun elini sıkmış, bunun sıkmamış...
Ümit hakemin üzerine buz sıçratmış, küfür etmemiş,...
Vay! Ensesinde isim yazılı gıcır formaya nasıl buz sıçratırmış...
“Arda bak buz sıçradı, tam buraya...”, bunun fotoğrafı da var.
“Etse de attım, etmese de attım.”
Maçı tekrar edelim...
Etsen ne olacak, lig mi kurtulacak?
İşin tuhafı yukarıdakiler ara transfer döneminde haber olabiliyor.
Eskiden olsa; “Fabregas Fener’e göz kırptı”,
“Taffarel tavsiye etti, Ronaldinho Galatasaray’a sıcak bakıyor”,
“Kaleci arayışlarını sürdüren Beşiktaş Buffon’da karar kıldı” benzeri hayal dünyamızı genişleten haberler okurduk.
Şikayet ederdik ama bugünden iyiydi.
Dediğimiz gibi, transfer döneminde bile en çok okunan haberler bunlar oluyorsa bu ligde oynanan futbol kimsenin ilgisini çekmiyor demektir ve bu da lig için çok önemli bir tehlikedir.
Bu ligin kurtuluşu sadece Anadolu’dan çıkacak bir şampiyon ile olur...
Trabzon ve Sivas bu sene buna çok yakınlar. Bu yakınlık sadece kendi çabalarından değil, üç büyüklerin “küçük” futbolları da yardımcı oluyor onlara.
Aksi takdirde itirazlar, kavgalar büyüyecek.
Üç büyüklerin kavgaları da kendileri gibi büyük(!) oluyor.
Konuyu Federasyon devirmeye kadar götürebiliyorlar. MHK kesmiyor onları, daha fazlasını istiyorlar. Hakeme meslek bıraktırmak da yetmiyor onlar için. Daha çok kelle kopsun, kan aksın istiyorlar.
Orada bize küfür edildi dedikten sonra burada misafire küfür ediyorlar.
Misafir desen, daha gelirken küfür etmeye başlıyor yolda.
Sadece bir Anadolu Şampiyonu bütün bu hataların, kavgaların, küfürlerin, çirkinleklerin üzerini örtrebilir.
O zaman diyebiliriz ki “Hatalar oldu ama en azından Anadolu’dan bir şampiyon çıktı.”
Belki o zaman gözümüzü başka yerlere çevirebiliriz.
O zaman futbolun keyfini çıkarmaya başlayabiliriz.
Yani bana soracak olurlarsa “Şampiyon kim olsun?” diye,
Anadolu’dan olsun, kim olursa olsun...
Güçlü Berk
Turkcell Süper Lig’den ne bekliyoruz?
En azından “futbol”.
Peki hangi konuları konuşuyoruz?
Güiza sevgilisiyle 4 aydır seks bile yapmamış...
Canlı yayında nasıl soyundu?
Küpeleri de otuz bin dolarlıkmış.
Aragones Alex’le küs mü?...
Onun elini sıkmış, bunun sıkmamış...
Ümit hakemin üzerine buz sıçratmış, küfür etmemiş,...
Vay! Ensesinde isim yazılı gıcır formaya nasıl buz sıçratırmış...
“Arda bak buz sıçradı, tam buraya...”, bunun fotoğrafı da var.
“Etse de attım, etmese de attım.”
Maçı tekrar edelim...
Etsen ne olacak, lig mi kurtulacak?
İşin tuhafı yukarıdakiler ara transfer döneminde haber olabiliyor.
Eskiden olsa; “Fabregas Fener’e göz kırptı”,
“Taffarel tavsiye etti, Ronaldinho Galatasaray’a sıcak bakıyor”,
“Kaleci arayışlarını sürdüren Beşiktaş Buffon’da karar kıldı” benzeri hayal dünyamızı genişleten haberler okurduk.
Şikayet ederdik ama bugünden iyiydi.
Dediğimiz gibi, transfer döneminde bile en çok okunan haberler bunlar oluyorsa bu ligde oynanan futbol kimsenin ilgisini çekmiyor demektir ve bu da lig için çok önemli bir tehlikedir.
Bu ligin kurtuluşu sadece Anadolu’dan çıkacak bir şampiyon ile olur...
Trabzon ve Sivas bu sene buna çok yakınlar. Bu yakınlık sadece kendi çabalarından değil, üç büyüklerin “küçük” futbolları da yardımcı oluyor onlara.
Aksi takdirde itirazlar, kavgalar büyüyecek.
Üç büyüklerin kavgaları da kendileri gibi büyük(!) oluyor.
Konuyu Federasyon devirmeye kadar götürebiliyorlar. MHK kesmiyor onları, daha fazlasını istiyorlar. Hakeme meslek bıraktırmak da yetmiyor onlar için. Daha çok kelle kopsun, kan aksın istiyorlar.
Orada bize küfür edildi dedikten sonra burada misafire küfür ediyorlar.
Misafir desen, daha gelirken küfür etmeye başlıyor yolda.
Sadece bir Anadolu Şampiyonu bütün bu hataların, kavgaların, küfürlerin, çirkinleklerin üzerini örtrebilir.
O zaman diyebiliriz ki “Hatalar oldu ama en azından Anadolu’dan bir şampiyon çıktı.”
Belki o zaman gözümüzü başka yerlere çevirebiliriz.
O zaman futbolun keyfini çıkarmaya başlayabiliriz.
Yani bana soracak olurlarsa “Şampiyon kim olsun?” diye,
Anadolu’dan olsun, kim olursa olsun...
Güçlü Berk
16 Ocak 2009 Cuma
Hangisi “Büyük” Takım?
Başkan Yıldırım Demirören “iki büyük yalanı” diyerek Beşiktaş’ın büyük takımlar sınıfından çıkarılmak istendiğini söylemişti basın toplantısında.
Peki sonra ne oldu?
Beşiktaş 34 yaşındaki Yusuf Şimşek’i aldı.
Tuna Üzümcü için kimsenin itirazı olmadı, zaten oynamıyordu.
Asıl itiraz, daha önce Hertha Berlin’den alınan Aydın Karabulut için yapıldı.
Aydın, U18, U19 ve Ümit Milli takımlarında oynamış hatta uluslararası tecrübesi belki Yusuf’tan bile fazla olan gencecik bir yetenek.
Beşiktaş Yusuf’u, Trabzonspor’un ödediği paradan daha yüksek bir bedelle, üzerine de iki oyuncu vererek Bursaspor’dan satın aldı...
Tersten düşünürsek; Bursaspor, 34 yaşına gelmiş oyuncusunu, biri genç, iki oyuncu ve yaklaşık 700.000€ karşılığında satmış oldu.
Şimdi hangi kulüp oradan daha büyük görünüyor?
Bir camianın büyüklüğü elbette bir transfer ile değerlendirilemez. Kulüplerin “büyüklüğü” para pul ya da şampiyonluk sayısıyla ölçülemez.
Beşiktaş tarihiyle bu ülkenin en büyük takımlarından biridir.
Yusuf da bu sene Beşiktaş’a şampiyonluğu getirebilir.
Peki sonra?
Beşiktaş her sene 34 yaşında bir futbolcuyu “geleceğiyle” takas ederek büyük takım olabilir mi?
Biraz önce de söylediğimiz gibi, “büyüklük” şampiyonluk sayısıyla ölçülmüyor.
Bu bir anlayış meselesi...
17 Ocak 1909’da Papazın Çayırı’nda başlayan Galatasaray – Fenerbahçe rekabeti 100. yılını kutluyor(!).
Bir kaç haftadır köşe yazarları çağrıda bulunuyordu iki kulübe...
O “büyük” kulüplerden hiç ses çıkmadı.
Beraber, kendi 100. yıllarından daha görkemli bir kutlama yaparlar demiştik, yanıldık.
Belki birbirleriyle, belki de karma olarak bir İngiliz takımına karşı maç yaparlar diye düşünmüştük, yine yanıldık.
Yarı yarıya da değil beraber otururlar diye hayal kurmuştuk.
Ne gezer...
Bir yemek bile düzenleyemiyorlar.
Biz yarın dostlarımızla toplanıp, eski maçları seyredeceğiz. Beraber yaşadığımız keyifleri hatta öfkeleri hatırlayacağız.
Yani biz futbolun keyfini çıkartacağız, kutlayacağız...Size de tavsiyemiz budur.
Hani “büyük” takım olmak dedik ya...
Sayın Demirören üzülmesin, diğerleri de farklı değil.
Büyük olmanın anlamını bilen yok bu memlekette...
Güçlü Berk
Peki sonra ne oldu?
Beşiktaş 34 yaşındaki Yusuf Şimşek’i aldı.
Tuna Üzümcü için kimsenin itirazı olmadı, zaten oynamıyordu.
Asıl itiraz, daha önce Hertha Berlin’den alınan Aydın Karabulut için yapıldı.
Aydın, U18, U19 ve Ümit Milli takımlarında oynamış hatta uluslararası tecrübesi belki Yusuf’tan bile fazla olan gencecik bir yetenek.
Beşiktaş Yusuf’u, Trabzonspor’un ödediği paradan daha yüksek bir bedelle, üzerine de iki oyuncu vererek Bursaspor’dan satın aldı...
Tersten düşünürsek; Bursaspor, 34 yaşına gelmiş oyuncusunu, biri genç, iki oyuncu ve yaklaşık 700.000€ karşılığında satmış oldu.
Şimdi hangi kulüp oradan daha büyük görünüyor?
Bir camianın büyüklüğü elbette bir transfer ile değerlendirilemez. Kulüplerin “büyüklüğü” para pul ya da şampiyonluk sayısıyla ölçülemez.
Beşiktaş tarihiyle bu ülkenin en büyük takımlarından biridir.
Yusuf da bu sene Beşiktaş’a şampiyonluğu getirebilir.
Peki sonra?
Beşiktaş her sene 34 yaşında bir futbolcuyu “geleceğiyle” takas ederek büyük takım olabilir mi?
Biraz önce de söylediğimiz gibi, “büyüklük” şampiyonluk sayısıyla ölçülmüyor.
Bu bir anlayış meselesi...
17 Ocak 1909’da Papazın Çayırı’nda başlayan Galatasaray – Fenerbahçe rekabeti 100. yılını kutluyor(!).
Bir kaç haftadır köşe yazarları çağrıda bulunuyordu iki kulübe...
O “büyük” kulüplerden hiç ses çıkmadı.
Beraber, kendi 100. yıllarından daha görkemli bir kutlama yaparlar demiştik, yanıldık.
Belki birbirleriyle, belki de karma olarak bir İngiliz takımına karşı maç yaparlar diye düşünmüştük, yine yanıldık.
Yarı yarıya da değil beraber otururlar diye hayal kurmuştuk.
Ne gezer...
Bir yemek bile düzenleyemiyorlar.
Biz yarın dostlarımızla toplanıp, eski maçları seyredeceğiz. Beraber yaşadığımız keyifleri hatta öfkeleri hatırlayacağız.
Yani biz futbolun keyfini çıkartacağız, kutlayacağız...Size de tavsiyemiz budur.
Hani “büyük” takım olmak dedik ya...
Sayın Demirören üzülmesin, diğerleri de farklı değil.
Büyük olmanın anlamını bilen yok bu memlekette...
Güçlü Berk
7 Ocak 2009 Çarşamba
Gazze’den Ankara’ya...
Ankara’da, Türk Telekom – Bnei Hasharon maçı öncesi salonda yaşananlar için ne söylenmeli bilmiyorum.
Bu sayfalara siyasetin karışması zaten çok çirkin.
İsrail’in Gazze’de yüzlerce kişinin ölümüne sebebiyet vermesi de herhangi bir “insan” tarafından kabul edilemez.
Evet, orada yaşananları burada protesto etmek de bir hak.
Peki protesto böyle mi olmalıydı?
Büyük pankartlar, bayraklar hazırlansaydı, oradaki acıyı anlatan resimler olsaydı, Telekom siyah formayla çıksaydı, tribünler için hazırlanan bestelerle İsrail kırk dakika protesto edilseydi...
Bunlar, fotoğrafları gördüğümde ilk aklıma gelenler oldu.
Sahaya atılan bir tane “ayakkabı”, son günlerin moda protestosu diye düşünülebilir. Ancak sahaya girip, oyuncu kovalamaya kalkışmak bizi yine haklıyken haksız duruma getiriyor.
Gazeteler Telekom’un hükmen galip sayılacağını yazıyor ama hep bir şüphe var.
Sonuçta İsrail lobisinin basketboldaki gücü tartışılmaz. Saha boşaltıldıktan sonra hakemin çağrısına rağmen sahaya gelmemeleri bizim için şans. Sonuçta hakem sahayı güvenli bulup bu çağrıyı yapıyor.
Ancak ULEB’de gazetelerin çekimserliğiyle paralel bir açıklama yaptı. Bu durumlarda “hükmen galibiyet” olacağını söylese de maçı tescil etmemesi bizde de bir şüphe uyandırdı.
Can güvenliği bahane edilerek tersi bir sonuç çıkması ihtimali de var. Türk takımlarının daha önce de yaşadığı sıkıntılar göz önünde bulundurulursa bu işe zamanında müdahale edilmesi gerekir.
Federasyon yetkilileri ULEB’le sürekli temastadır ve lobiye yenik düşen bir karar çıkmayacaktır diye umuyorum.
Hüseyin ve Preldzic...
Bizim bu görüntüleri beklediğimiz maç ise Galatasaray Cafe Crown – Fenerbahçe Ülker karşılaşmasıydı. Maçta ciddi bir olay çıkmaması sevindiriciydi. Şu küfürü de tamamen kaldırabilirsek derbiler gerçekten keyif vermeye başlayacak.
Hüseyin Beşok takımını sırtlayınca dengeler bozuldu. Fenerbahçe Ülker de süpriz bir isim, Emir Preldzic belki de geldiğinden bu yana ilk defa bir lider gibi oynadı. Kimse eşlik etmeyince de işler kötü gitmeye başladı.
Fenerbahçe takımı Ayhan Şahenk’in potalarından dert yanıyor. Elinde Oğuz, Semih, Mirsad gibi uzunlar varken bu kadar dış atışa dayalı bir basketbol oynarlarsa başka salonlardan da şikayet etmeye başlayacaklar.
Semih bütün maç boyunca çok gergindi ve önemli anlarda yaptığı hatalar Fenerbahçe Ülker’in maçtan kopmasına neden oldu. Büyük hedefleri olan oyuncular, bu işin bir savaş değil spor olduğunu unutmamalı, zaten “tecrübe” diye de buna deniyor...
Galatasaray Cafe Crown, Koray Mincinozlu’ya bu galibiyetle “hoşgeldin” demiş oldu.
Murat Özyer çok beyefendi ve değerli bir antrenördü. Sezon başında yaşananlar hem Galatasaray hem Murat Özyer ismine yakıştırılmamıştı. Bu sebeple ayrılıktan sonra iki taraf adına da sevindik diyebiliriz.
Güçlü Berk
Bu sayfalara siyasetin karışması zaten çok çirkin.
İsrail’in Gazze’de yüzlerce kişinin ölümüne sebebiyet vermesi de herhangi bir “insan” tarafından kabul edilemez.
Evet, orada yaşananları burada protesto etmek de bir hak.
Peki protesto böyle mi olmalıydı?
Büyük pankartlar, bayraklar hazırlansaydı, oradaki acıyı anlatan resimler olsaydı, Telekom siyah formayla çıksaydı, tribünler için hazırlanan bestelerle İsrail kırk dakika protesto edilseydi...
Bunlar, fotoğrafları gördüğümde ilk aklıma gelenler oldu.
Sahaya atılan bir tane “ayakkabı”, son günlerin moda protestosu diye düşünülebilir. Ancak sahaya girip, oyuncu kovalamaya kalkışmak bizi yine haklıyken haksız duruma getiriyor.
Gazeteler Telekom’un hükmen galip sayılacağını yazıyor ama hep bir şüphe var.
Sonuçta İsrail lobisinin basketboldaki gücü tartışılmaz. Saha boşaltıldıktan sonra hakemin çağrısına rağmen sahaya gelmemeleri bizim için şans. Sonuçta hakem sahayı güvenli bulup bu çağrıyı yapıyor.
Ancak ULEB’de gazetelerin çekimserliğiyle paralel bir açıklama yaptı. Bu durumlarda “hükmen galibiyet” olacağını söylese de maçı tescil etmemesi bizde de bir şüphe uyandırdı.
Can güvenliği bahane edilerek tersi bir sonuç çıkması ihtimali de var. Türk takımlarının daha önce de yaşadığı sıkıntılar göz önünde bulundurulursa bu işe zamanında müdahale edilmesi gerekir.
Federasyon yetkilileri ULEB’le sürekli temastadır ve lobiye yenik düşen bir karar çıkmayacaktır diye umuyorum.
Hüseyin ve Preldzic...
Bizim bu görüntüleri beklediğimiz maç ise Galatasaray Cafe Crown – Fenerbahçe Ülker karşılaşmasıydı. Maçta ciddi bir olay çıkmaması sevindiriciydi. Şu küfürü de tamamen kaldırabilirsek derbiler gerçekten keyif vermeye başlayacak.
Hüseyin Beşok takımını sırtlayınca dengeler bozuldu. Fenerbahçe Ülker de süpriz bir isim, Emir Preldzic belki de geldiğinden bu yana ilk defa bir lider gibi oynadı. Kimse eşlik etmeyince de işler kötü gitmeye başladı.
Fenerbahçe takımı Ayhan Şahenk’in potalarından dert yanıyor. Elinde Oğuz, Semih, Mirsad gibi uzunlar varken bu kadar dış atışa dayalı bir basketbol oynarlarsa başka salonlardan da şikayet etmeye başlayacaklar.
Semih bütün maç boyunca çok gergindi ve önemli anlarda yaptığı hatalar Fenerbahçe Ülker’in maçtan kopmasına neden oldu. Büyük hedefleri olan oyuncular, bu işin bir savaş değil spor olduğunu unutmamalı, zaten “tecrübe” diye de buna deniyor...
Galatasaray Cafe Crown, Koray Mincinozlu’ya bu galibiyetle “hoşgeldin” demiş oldu.
Murat Özyer çok beyefendi ve değerli bir antrenördü. Sezon başında yaşananlar hem Galatasaray hem Murat Özyer ismine yakıştırılmamıştı. Bu sebeple ayrılıktan sonra iki taraf adına da sevindik diyebiliriz.
Güçlü Berk
29 Aralık 2008 Pazartesi
Asıl sıkıntı başka, Beşiktaş da farkında!
Yıldırım Demirören bir basın toplantısı düzenledi; hatalar, komplo teorileri üzerine.
Daha önce diğer kulüplerin yaptığı gibiydi...
Beni en çok Özhan Canaydın’ın toplantısı rahatsız etmişti.
Herkes onu diğerlerinden ayırdığı içindir belki...
Ama o konuşma o gün Galatasaray’ı “büyük” olmaktan uzaklaştırmıştı.
Bu toplantı da Beşiktaş’ı uzaklaştırdı...
Sayın Demirören, Delgado’ya gösterilen kart ile başlayıp, Konya’da “kol” ile bitirecek zannettik, olmadı.
İş yirmi yıla uzadı, “şerefli” ikinciliklere kadar gitti..
“Ankara'da basketbol skorlarıyla biten maçları hatırlayın” dedi.
“Beşiktaş’ın aynı sene, aynı takımı, 6-0 ve 4-0 yendiğini unuttu herhalde” dedim...
Sonra da meşhur Samsun maçı geldi, “şampiyonluk elimizden alındı” dendi.
Hata bu suçlamaları yapanlarda değil, hata bu suçlamaları cezasız bırakanlarda.
Tekrar hatırlatalım...Bugün şikayet edenin menajeri, daha dün hakeme “korkma seni korurum” demişti.
Onu da kulak arkası etmişti şimdi şikayet ettikleri...
Kaç tane suçlama oldu ama hiç soruşturma açıldı mı?
“Şike vardır, bedeli şu kadar cezadır” dediler mi?
Veya “şike yoktur, iftirayı atana şu kadar ceza” diyen oldu mu?...
Bu yapılmadıkça herkes birbirine “şikeci” de der, annesinin, sülalesinin hatırını da sorar...
“Anne” demişken, özür de dilediler o malum söz için.
Sözü taşeronla ilettikleri gibi özür de yine taşere edildi.
Bu arada özür de halktan dilendi, söylenenden değil.
O küfürü edenler bir de dediler ki; sükunetleri, efendiliklerinden, büyüklüklerindenmiş...
En çok burada şaşırdık, hangi sükunet anlamadık...
Asıl sıkıntı başka, Beşiktaş da farkında!
O uzun toplantıda geçen bir cümle anlatıyor aslında...
“ '3 büyük değil, 2 büyük var' yalanı zihinlere yerleştirilmeye çalışılıyor.” dediler laf arasında.
İşte sıkıntı bu, Beşiktaş’ın giderek “büyük” olmaktan uzaklaşması.
Kimse kendi başarısızlığını yirmi, yirmibeş yıla yaymaya çalışmasın, hatayı başka yerde aramasın.
Yani böyle bir komplo vardı da; Toshack’ın, Scala’nın, Del Bosque’nin, Rıza Çalımbay’ın, Tigana’nın, Ertuğrul Sağlam’ın suçu neydi?
Madem sonuçlar komplodan kaynaklandı, antrenörler neden değişti? Başkanlar neden değişti? Avrupa’da başarı neden gelmedi?
“Büyük” olmak için sadece şampiyonluk yıldızı yetmiyor.
Dev ekran televizyonda görüntü oynatmakla da olmuyor...
O görüntüler için harcanan mesai takım için harcandığı zaman “büyük” olunuyor.
Güçlü Berk
Daha önce diğer kulüplerin yaptığı gibiydi...
Beni en çok Özhan Canaydın’ın toplantısı rahatsız etmişti.
Herkes onu diğerlerinden ayırdığı içindir belki...
Ama o konuşma o gün Galatasaray’ı “büyük” olmaktan uzaklaştırmıştı.
Bu toplantı da Beşiktaş’ı uzaklaştırdı...
Sayın Demirören, Delgado’ya gösterilen kart ile başlayıp, Konya’da “kol” ile bitirecek zannettik, olmadı.
İş yirmi yıla uzadı, “şerefli” ikinciliklere kadar gitti..
“Ankara'da basketbol skorlarıyla biten maçları hatırlayın” dedi.
“Beşiktaş’ın aynı sene, aynı takımı, 6-0 ve 4-0 yendiğini unuttu herhalde” dedim...
Sonra da meşhur Samsun maçı geldi, “şampiyonluk elimizden alındı” dendi.
Hata bu suçlamaları yapanlarda değil, hata bu suçlamaları cezasız bırakanlarda.
Tekrar hatırlatalım...Bugün şikayet edenin menajeri, daha dün hakeme “korkma seni korurum” demişti.
Onu da kulak arkası etmişti şimdi şikayet ettikleri...
Kaç tane suçlama oldu ama hiç soruşturma açıldı mı?
“Şike vardır, bedeli şu kadar cezadır” dediler mi?
Veya “şike yoktur, iftirayı atana şu kadar ceza” diyen oldu mu?...
Bu yapılmadıkça herkes birbirine “şikeci” de der, annesinin, sülalesinin hatırını da sorar...
“Anne” demişken, özür de dilediler o malum söz için.
Sözü taşeronla ilettikleri gibi özür de yine taşere edildi.
Bu arada özür de halktan dilendi, söylenenden değil.
O küfürü edenler bir de dediler ki; sükunetleri, efendiliklerinden, büyüklüklerindenmiş...
En çok burada şaşırdık, hangi sükunet anlamadık...
Asıl sıkıntı başka, Beşiktaş da farkında!
O uzun toplantıda geçen bir cümle anlatıyor aslında...
“ '3 büyük değil, 2 büyük var' yalanı zihinlere yerleştirilmeye çalışılıyor.” dediler laf arasında.
İşte sıkıntı bu, Beşiktaş’ın giderek “büyük” olmaktan uzaklaşması.
Kimse kendi başarısızlığını yirmi, yirmibeş yıla yaymaya çalışmasın, hatayı başka yerde aramasın.
Yani böyle bir komplo vardı da; Toshack’ın, Scala’nın, Del Bosque’nin, Rıza Çalımbay’ın, Tigana’nın, Ertuğrul Sağlam’ın suçu neydi?
Madem sonuçlar komplodan kaynaklandı, antrenörler neden değişti? Başkanlar neden değişti? Avrupa’da başarı neden gelmedi?
“Büyük” olmak için sadece şampiyonluk yıldızı yetmiyor.
Dev ekran televizyonda görüntü oynatmakla da olmuyor...
O görüntüler için harcanan mesai takım için harcandığı zaman “büyük” olunuyor.
Güçlü Berk
25 Aralık 2008 Perşembe
25.12.2008 Ligde Sonbaharın Ardından...
Tam savaş baltalarının çıktığı anda, bir maç eksikle de olsa ilk deveyi kapattık. Bu tatil umarız en çok hakemlere yarar. Son haftalarda yapılan hatalar sebebiyle şikayetçi olmayan takım kalmadı. Eller, kollar, kartlar, ofsaytlar futbolun önüne geçince sahada sergilenen futbol hep ikinci planda kaldı.
Sivasspor bu devreyi lider bitirerek geçen sezon yakaladığı başarının “tesadüf” olmadığını ispatladı. Bu kadar kısıtlı bütçeyle yakalanan başarı, takım değerleri dokuz haneli rakamlarla ölçülen kulüplere de bir mesaj niteliğinde. İki sezondur bu mesajı alan var mı derseniz...Elbette yok!
Trabzonspor yıllar sonra yakaladığı “şampiyonluk havasını”, bir “ofsayt” ile kaybetme noktasına geldi. Taraftarın hatayı sporun dışına taşıyarak protesto etmesi ilerde daha büyük hatalara ve protestolara neden olacaktır. Siyasetin ve tehditkar üslubun bu protestoya egemen olması sezon başında kazandıkları sempatiyi de ortadan kaldırdı. Biz hala o “Lyon” karşısındaki takımı ve anlayışı özlüyoruz...
Galatasaray ve Fenerbahçe ise bu sonbahar aynı kaderi ve kederi paylaştılar. İki takım da sezona kötü bir başlangıç yaparken Galatasaray’ı Benfica deplasmanı, Fenerbahçe’yi ise Galatasaray derbisi ayağa kaldırdı. Galatasaray, Avrupa macerasına devam edebildiği için Skibbe bir adım önde görünüyor ancak iki tarafta da teknik direktör konusunda her maç sonu aynı tartışmalar yaşanıyor; Disiplinleri, oyuncu ile diyalogları hatta futbol bilgileri bile henüz taraftarları ikna edebilecek düzeyde kabul görmüyor.
Ankaraspor yerel yönetim desteğini en efektif kullanan takım. İkinci yarıda aynı tempoyu devam ettirmeleri diğer belediye takımları gibi yerel seçimlerle orantılı görünüyor. “Yerel seçimler” ve “futbol” kavramları ancak spor ve siyasetin bu kadar iç içe geçtiği bir ülkede beraber kullanılır herhalde...
Ertuğrul Sağlam Beşiktaş’a Metalist maçıyla veda etmişti. Denizli, o tarihten sonra üç dört tane “Metalist maçı” yaşamasına rağmen görevinin başında. İstikrar için gösterilen “sabır” olumlu ama futbol olumsuz.
Kayseri, Gaziantep ve Bursa temsilcileri de ligin “üst yarısında” bulunan takımlar. Taraftar desteğiyle, ligin sonuna kadar bu bölümde kalacak potansiyele de sahipler. Eğer devre arası, “yıldızlarını” kaybetmezlerse daha da yukarıyı zorlayacaklardır.
Diğer dokuz takım için işler biraz karışık görünüyor. Kocaeli ve Hacettepe, eğer reform yapmazlarsa, Bank Asya 1. Lig’e en yakın takımlar. Kalan yedi takımdan Antalyaspor ve Denizlispor’un da işleri zor. İyi niyetli ama genç kadroları gerilimin arttığı son haftalarda sıkıntı yaşayabilir. Tecrübesizliğin getirdiği baskı her an hata yaptırabilir ve hayati puanların kaybedilip 1. Lig’e uzanan son vizenin alınmasına neden olabilir.
Bu sene şampiyonluk, UEFA ve küme düşme mücadelesi çok çetin geçecek. İyi futbol izlemek isteyenler için sıkıcı, “polemikçiler” için malzemesi bol bir ilkbahar bizi bekliyor, umarım yanılırız. En azından ara transferde Bakan’ları odalarında futbolcuya imza attırırken veya taraftara “seçim vaadi” hesabından “transfer vaadi” verirken görmesek...
Güçlü Berk
Sivasspor bu devreyi lider bitirerek geçen sezon yakaladığı başarının “tesadüf” olmadığını ispatladı. Bu kadar kısıtlı bütçeyle yakalanan başarı, takım değerleri dokuz haneli rakamlarla ölçülen kulüplere de bir mesaj niteliğinde. İki sezondur bu mesajı alan var mı derseniz...Elbette yok!
Trabzonspor yıllar sonra yakaladığı “şampiyonluk havasını”, bir “ofsayt” ile kaybetme noktasına geldi. Taraftarın hatayı sporun dışına taşıyarak protesto etmesi ilerde daha büyük hatalara ve protestolara neden olacaktır. Siyasetin ve tehditkar üslubun bu protestoya egemen olması sezon başında kazandıkları sempatiyi de ortadan kaldırdı. Biz hala o “Lyon” karşısındaki takımı ve anlayışı özlüyoruz...
Galatasaray ve Fenerbahçe ise bu sonbahar aynı kaderi ve kederi paylaştılar. İki takım da sezona kötü bir başlangıç yaparken Galatasaray’ı Benfica deplasmanı, Fenerbahçe’yi ise Galatasaray derbisi ayağa kaldırdı. Galatasaray, Avrupa macerasına devam edebildiği için Skibbe bir adım önde görünüyor ancak iki tarafta da teknik direktör konusunda her maç sonu aynı tartışmalar yaşanıyor; Disiplinleri, oyuncu ile diyalogları hatta futbol bilgileri bile henüz taraftarları ikna edebilecek düzeyde kabul görmüyor.
Ankaraspor yerel yönetim desteğini en efektif kullanan takım. İkinci yarıda aynı tempoyu devam ettirmeleri diğer belediye takımları gibi yerel seçimlerle orantılı görünüyor. “Yerel seçimler” ve “futbol” kavramları ancak spor ve siyasetin bu kadar iç içe geçtiği bir ülkede beraber kullanılır herhalde...
Ertuğrul Sağlam Beşiktaş’a Metalist maçıyla veda etmişti. Denizli, o tarihten sonra üç dört tane “Metalist maçı” yaşamasına rağmen görevinin başında. İstikrar için gösterilen “sabır” olumlu ama futbol olumsuz.
Kayseri, Gaziantep ve Bursa temsilcileri de ligin “üst yarısında” bulunan takımlar. Taraftar desteğiyle, ligin sonuna kadar bu bölümde kalacak potansiyele de sahipler. Eğer devre arası, “yıldızlarını” kaybetmezlerse daha da yukarıyı zorlayacaklardır.
Diğer dokuz takım için işler biraz karışık görünüyor. Kocaeli ve Hacettepe, eğer reform yapmazlarsa, Bank Asya 1. Lig’e en yakın takımlar. Kalan yedi takımdan Antalyaspor ve Denizlispor’un da işleri zor. İyi niyetli ama genç kadroları gerilimin arttığı son haftalarda sıkıntı yaşayabilir. Tecrübesizliğin getirdiği baskı her an hata yaptırabilir ve hayati puanların kaybedilip 1. Lig’e uzanan son vizenin alınmasına neden olabilir.
Bu sene şampiyonluk, UEFA ve küme düşme mücadelesi çok çetin geçecek. İyi futbol izlemek isteyenler için sıkıcı, “polemikçiler” için malzemesi bol bir ilkbahar bizi bekliyor, umarım yanılırız. En azından ara transferde Bakan’ları odalarında futbolcuya imza attırırken veya taraftara “seçim vaadi” hesabından “transfer vaadi” verirken görmesek...
Güçlü Berk
21 Aralık 2008 Pazar
21.12.2008 Arda, Seriç ve Kara Paltolular
Kadrolara bakınca Galatasaray’ın favori olması doğal karşılansa bile, “hoca farkı” Galatasaray taraftarının aklındaki en büyük soru işaretiydi. Zaten maç öncesi birbirlerine başarı dilerken Denizli ev sahibi, Skibbe ise misafir görünümündeydi.
Misafir hoca Skibbe oyuncular tarafından başta benimsenmemişti. Yönetim Feldkamp’ı getirerek karşısında kenetlenecekleri “eski düşmanı” sununca, oyuncular Skibbe’nin tarafına geçti. Feldkamp hamlesi çok eleştirilse de oyuncular üzerindeki etkisinin olumlu olduğunu kabul etmek gerekir.
Maç futbol tutkunları için inanılmaz keyifli başladı. Henüz sekizinci dakikada Rüştü’nün sektirdiği top ile Servet tartışmalı bir gole imza attı. Bu gol Galatasaray’ı karşılaşmaya 1-0 önde başlatıyor derken sürekli boş kalan Delgado bir anda skoru eşitledi.
Holosko ceza sahasında Arda’yla karşı karşıya kalınca tek çare olarak çelme takabildi. Pembe kramponlar Baros’a bu maçta ilk golü penaltıdan getirdi.
Penaltıdan sonra Beşiktaş müthiş bir baskısıyla Galatasaray’ı sahasına hapsetti. Lincoln’ün bencillikle kaleye vurduğu şut dışında da pozisyon vermediler ancak net bir pozisyona da giremediler.
İkinci yarı ilkiyle aynı süratle başladı. Delgado’nun çenesine hakim olamayıp gördüğü kırmızı kartın ardından gelen Baros’un ikinci golü ile maçın bittiği düşünülürken, Holosko on kişilik Beşiktaş’ı tekrar maça bağladı.
Mustafa Denizli golle yakaladığı havayı iki oyuncu birden değiştirerek devam ettirmek istedi. Bu kumar mücadele açısından Beşiktaş’ı ayakta tutsa da Uğur’un kündesi “pembe krampon”lara üçüncü golünü kazandırdı.
Baros’un gollerine rağmen maçın adamı Arda’ydı. Hem hücumda hem savunmada terinin son damlasına kadar mücadele ederek alkışı en çok hak eden futbolcu oldu. Maçın kötüsü ise taç atmaktan başka olumlu bir hareketi olmayan Seriç’ti. Beşiktaş maça Seriç yerine başka bir isimle başlasaydı sonuç daha farklı olabilirdi.
Son haftalarda düşüşe geçen Beşiktaş’ta Denizli’nin kredisi çok erken tükenmeye başladı. Devre arasında toparlanamazlarsa Denizli’nin Beşiktaş serüveni düşünülenden kısa sürebilir.
Karşılaşmanın olaysız ve en azından kısıtlı küfürle sonuçlanması da sevindiriciydi. Bunu bozan tek görüntü, maç sonunda hakemin başına toplanmış olan “kara paltolu” yöneticilerdi. Yeşil çimenler üzerindeki “kara paltolu” karanlık görüntü, bu insanların futbolun dışında olması gerektiğinin bir ispatı gibiydi…
Yine Konya, yine tartışma…
Bu hafta sonu tartışılan bir başka konu da Kuddusi Müftüoğlu, ama yine fikir birliği yok.
“...Kuddusi olay yerine giderken iki elini çırpıyor. Organik olarak eli veriyor…” diyen var,
Hatta “Önder’in koltuk altı göğüs karışımından sekti” diyen bile var, orası neresiyse?
Benim için o tartışma zaten beş sene önce Sinan Engin’in “Korkma Kuddusi, ben seni korurum...” demesinden sonra bitmişti. O gün düştüğü durumdan sonra Kuddusi Müftüoğlu’nun her kararı doğru olsa ne olur, olmasa ne olur?
Hakemini temize çıkarmayan kurullar, federasyonlar oldukça bu tip tartışmalar ebediyen sürüp gidecektir...
Güçlü Berk
Misafir hoca Skibbe oyuncular tarafından başta benimsenmemişti. Yönetim Feldkamp’ı getirerek karşısında kenetlenecekleri “eski düşmanı” sununca, oyuncular Skibbe’nin tarafına geçti. Feldkamp hamlesi çok eleştirilse de oyuncular üzerindeki etkisinin olumlu olduğunu kabul etmek gerekir.
Maç futbol tutkunları için inanılmaz keyifli başladı. Henüz sekizinci dakikada Rüştü’nün sektirdiği top ile Servet tartışmalı bir gole imza attı. Bu gol Galatasaray’ı karşılaşmaya 1-0 önde başlatıyor derken sürekli boş kalan Delgado bir anda skoru eşitledi.
Holosko ceza sahasında Arda’yla karşı karşıya kalınca tek çare olarak çelme takabildi. Pembe kramponlar Baros’a bu maçta ilk golü penaltıdan getirdi.
Penaltıdan sonra Beşiktaş müthiş bir baskısıyla Galatasaray’ı sahasına hapsetti. Lincoln’ün bencillikle kaleye vurduğu şut dışında da pozisyon vermediler ancak net bir pozisyona da giremediler.
İkinci yarı ilkiyle aynı süratle başladı. Delgado’nun çenesine hakim olamayıp gördüğü kırmızı kartın ardından gelen Baros’un ikinci golü ile maçın bittiği düşünülürken, Holosko on kişilik Beşiktaş’ı tekrar maça bağladı.
Mustafa Denizli golle yakaladığı havayı iki oyuncu birden değiştirerek devam ettirmek istedi. Bu kumar mücadele açısından Beşiktaş’ı ayakta tutsa da Uğur’un kündesi “pembe krampon”lara üçüncü golünü kazandırdı.
Baros’un gollerine rağmen maçın adamı Arda’ydı. Hem hücumda hem savunmada terinin son damlasına kadar mücadele ederek alkışı en çok hak eden futbolcu oldu. Maçın kötüsü ise taç atmaktan başka olumlu bir hareketi olmayan Seriç’ti. Beşiktaş maça Seriç yerine başka bir isimle başlasaydı sonuç daha farklı olabilirdi.
Son haftalarda düşüşe geçen Beşiktaş’ta Denizli’nin kredisi çok erken tükenmeye başladı. Devre arasında toparlanamazlarsa Denizli’nin Beşiktaş serüveni düşünülenden kısa sürebilir.
Karşılaşmanın olaysız ve en azından kısıtlı küfürle sonuçlanması da sevindiriciydi. Bunu bozan tek görüntü, maç sonunda hakemin başına toplanmış olan “kara paltolu” yöneticilerdi. Yeşil çimenler üzerindeki “kara paltolu” karanlık görüntü, bu insanların futbolun dışında olması gerektiğinin bir ispatı gibiydi…
Yine Konya, yine tartışma…
Bu hafta sonu tartışılan bir başka konu da Kuddusi Müftüoğlu, ama yine fikir birliği yok.
“...Kuddusi olay yerine giderken iki elini çırpıyor. Organik olarak eli veriyor…” diyen var,
Hatta “Önder’in koltuk altı göğüs karışımından sekti” diyen bile var, orası neresiyse?
Benim için o tartışma zaten beş sene önce Sinan Engin’in “Korkma Kuddusi, ben seni korurum...” demesinden sonra bitmişti. O gün düştüğü durumdan sonra Kuddusi Müftüoğlu’nun her kararı doğru olsa ne olur, olmasa ne olur?
Hakemini temize çıkarmayan kurullar, federasyonlar oldukça bu tip tartışmalar ebediyen sürüp gidecektir...
Güçlü Berk
19 Aralık 2008 Cuma
19.12.2008 Arda atsa, Nobre atsa, futbol kazansa...
Yine bir derbi öncesi...
Maçta ne olsa?
Tribünler yarı yarıya olsa,
Başkanlar arada Federasyon Başkanı olmadan yan yana otursa.
Arda atsa, Baros atsa, Nobre atsa, Bobo atsa,
Çok atan kazansa.
Galatasaraylı, takımına Şampiyon Kulüpler’de yarı final oynatan,
Kendi deyimiyle “manyak Beşiktaşlı” Denizli’yi alkışlasa.
Beşiktaşlı, Galatasaray’ı UEFA için alkışlasa...
Maçta ne olmasa?
Hakem hata yapmasa, “piero”ya iş çıkmasa,
Protokol tribününü de dahil, küfür olmasa, kavga olmasa.
Sahaya bir şey atılmasa,
Amigo antrenöre, oyuncu rakibine kafa atmasa.
Buraya kadar iyi de, bunlar olur mu?...
Elbette olmaz. Kavga olur, küfür olur, bin tane Beşiktaşlı maçı bir kafesten izler.
Bir o kadar polis olur, vali olur hatta belki bakan bile olur, kuş uçurtulmaz...
Belki kuş uçmaz ama koltuk uçar, su uçar, çakmak uçar.
İşin kötüsü alıştık bunlara, “olmazsa olmaz”lara.
En azından maç güzel olsa, futbol kazansa...
Güçlü Berk
Maçta ne olsa?
Tribünler yarı yarıya olsa,
Başkanlar arada Federasyon Başkanı olmadan yan yana otursa.
Arda atsa, Baros atsa, Nobre atsa, Bobo atsa,
Çok atan kazansa.
Galatasaraylı, takımına Şampiyon Kulüpler’de yarı final oynatan,
Kendi deyimiyle “manyak Beşiktaşlı” Denizli’yi alkışlasa.
Beşiktaşlı, Galatasaray’ı UEFA için alkışlasa...
Maçta ne olmasa?
Hakem hata yapmasa, “piero”ya iş çıkmasa,
Protokol tribününü de dahil, küfür olmasa, kavga olmasa.
Sahaya bir şey atılmasa,
Amigo antrenöre, oyuncu rakibine kafa atmasa.
Buraya kadar iyi de, bunlar olur mu?...
Elbette olmaz. Kavga olur, küfür olur, bin tane Beşiktaşlı maçı bir kafesten izler.
Bir o kadar polis olur, vali olur hatta belki bakan bile olur, kuş uçurtulmaz...
Belki kuş uçmaz ama koltuk uçar, su uçar, çakmak uçar.
İşin kötüsü alıştık bunlara, “olmazsa olmaz”lara.
En azından maç güzel olsa, futbol kazansa...
Güçlü Berk
15 Aralık 2008 Pazartesi
15.12.2008 Basketbolda Kritik Haftalar
Efes Pilsen, Hammonds’dan sonra Bora Hun Paçun’u da bünyesine çağırarak toparlanmaya başlayan “kardeş” takımı Daçka’ya ikici darbeyi vurmuş oldu. Basketbol, futbol kadar popüler olmadığı için bu “kardeşlik” ilişkileri şu an göze batmasa da normal sezonun bitimine dört hafta kala oynanacak maç rakiplerinin ilgisini fazlasıyla çekecektir. Panionios maçının Efes Pilsen için Euroleague’de dönüm noktası haline gelmesinin sebebi de kalan maçlarının CSKA Moskova ve Real Madrid ile olması. Bu hafta alınacak bir mağlubiyet yolun sonu anlamına gelebilir. Efes’in en büyük eksiği ise seyirci değil “taraftar” desteği.
Galatasaray Cafe Crown’un farkı, ligde süpriz mağlubiyet almadan yoluna devam etmesi. Geçen sezon aldığı beklenmedik mağlubiyetler play-off’lara erken veda etmesine sebep olmuştu. Avrupa’da alınan başarısız sonuçlar ise seyirciyi küstürebilir. Oostende’den alınan 33 yaşındaki Atkins ise Buducnost maçlarından ders alınmadığını gösteriyor.
Şampiyonluğun en büyük adayı Fenerbahçe Ülker son haftalarda inanılmaz bir düşüş sergilemeye başlamışken farklı Antalya galibiyeti ilk üçte kalmalarını sağladı. Euroleague’de alınan Alba Berlin yenilgisi moralleri bozsa da fikstürün Efes’e göre daha rahat olması tur umutlarını arttırıyor. Yine de üst sıralar için Joventut’tan rövanşı alması gerek. Takımın zayıf halkaları Green ve Vidmar performanslarının üzerine çıkabilirse takım çok daha iyi işler yapabilecek potansiyele sahip.
En ilginç takımlardan biri Pınar Karşıyaka. Mims sayı ortalamasında üçüncü sırada, Williams ligin ribaund lideri, Hakan Köseoğlu asist lideri, Benton bloklarda üçüncü sırada ve yine Hakan Köseoğlu top çalmada dördüncü sırada iken, oynadıkları takım ligde onbirinci sırada... Ayhan Kalyoncu bu durumun sebebini bulabilirse hızla üst sıralara tırmanabilirler.
Antalya’da işler karışık. Kepez başabaş götürdüğü maçları son bölümlerde kaybetmese bugün farklı bir yerde olabilirdi. Maç sonu yaşanan sıkıntıyı tecrübeli Halil Üner ile aşabilirler. Bu hafta ilk galibiyetlerini almaları onlara büyük moral oldu. Antalya B.B. ise Orhun Ene’nin istifasıyla boşalan koltuğa yardımcılığını yapan Altar Tunçkol’u getirdi. Orhun Ene’nin istifasındaki en büyük neden oyuncuların paralarının ödenmemesi gibi görünüyor. Altar Tunçkol iki sezon önce küme düşmesi beklenen Daçka’yı play-off’lara taşıyarak büyük başarı göstermişti. Ancak yaşanan parasal sıkıntılar gerek Tunçkol’un gerekse oyuncuların amaçladıkları performansı göstermelerine engel olabilir.
Beşiktaş Cola Turka’nın üstüste aldığı üç galibiyet ile nefes aldığını söyleyebiliriz. İzmir temsilcisi Aliağa ise Fenerbahçe Ülker ve Türk Telekom galibiyetleri ile lige kendini tanıttı ve Pınar Karşıyaka’nın bu sezon yarattığı “dişli takım” boşluğunu doldurmuş oldu. Ligin dibine demir atan CASA TED Kolejliler’in durumu ise pek parlak görünmüyor. Ankara’nın köklü kulübü bu hafta Pınar Karşıyaka’yı yendi ama Kepez maçı onlar için hedef maç, kaybedilmesi çok sıkıntılı günleri getirebilir.
Güçlü Berk
Galatasaray Cafe Crown’un farkı, ligde süpriz mağlubiyet almadan yoluna devam etmesi. Geçen sezon aldığı beklenmedik mağlubiyetler play-off’lara erken veda etmesine sebep olmuştu. Avrupa’da alınan başarısız sonuçlar ise seyirciyi küstürebilir. Oostende’den alınan 33 yaşındaki Atkins ise Buducnost maçlarından ders alınmadığını gösteriyor.
Şampiyonluğun en büyük adayı Fenerbahçe Ülker son haftalarda inanılmaz bir düşüş sergilemeye başlamışken farklı Antalya galibiyeti ilk üçte kalmalarını sağladı. Euroleague’de alınan Alba Berlin yenilgisi moralleri bozsa da fikstürün Efes’e göre daha rahat olması tur umutlarını arttırıyor. Yine de üst sıralar için Joventut’tan rövanşı alması gerek. Takımın zayıf halkaları Green ve Vidmar performanslarının üzerine çıkabilirse takım çok daha iyi işler yapabilecek potansiyele sahip.
En ilginç takımlardan biri Pınar Karşıyaka. Mims sayı ortalamasında üçüncü sırada, Williams ligin ribaund lideri, Hakan Köseoğlu asist lideri, Benton bloklarda üçüncü sırada ve yine Hakan Köseoğlu top çalmada dördüncü sırada iken, oynadıkları takım ligde onbirinci sırada... Ayhan Kalyoncu bu durumun sebebini bulabilirse hızla üst sıralara tırmanabilirler.
Antalya’da işler karışık. Kepez başabaş götürdüğü maçları son bölümlerde kaybetmese bugün farklı bir yerde olabilirdi. Maç sonu yaşanan sıkıntıyı tecrübeli Halil Üner ile aşabilirler. Bu hafta ilk galibiyetlerini almaları onlara büyük moral oldu. Antalya B.B. ise Orhun Ene’nin istifasıyla boşalan koltuğa yardımcılığını yapan Altar Tunçkol’u getirdi. Orhun Ene’nin istifasındaki en büyük neden oyuncuların paralarının ödenmemesi gibi görünüyor. Altar Tunçkol iki sezon önce küme düşmesi beklenen Daçka’yı play-off’lara taşıyarak büyük başarı göstermişti. Ancak yaşanan parasal sıkıntılar gerek Tunçkol’un gerekse oyuncuların amaçladıkları performansı göstermelerine engel olabilir.
Beşiktaş Cola Turka’nın üstüste aldığı üç galibiyet ile nefes aldığını söyleyebiliriz. İzmir temsilcisi Aliağa ise Fenerbahçe Ülker ve Türk Telekom galibiyetleri ile lige kendini tanıttı ve Pınar Karşıyaka’nın bu sezon yarattığı “dişli takım” boşluğunu doldurmuş oldu. Ligin dibine demir atan CASA TED Kolejliler’in durumu ise pek parlak görünmüyor. Ankara’nın köklü kulübü bu hafta Pınar Karşıyaka’yı yendi ama Kepez maçı onlar için hedef maç, kaybedilmesi çok sıkıntılı günleri getirebilir.
Güçlü Berk
12 Aralık 2008 Cuma
12.12.2008 Kalite ve Tesadüf
Daha önce Iorfa, Lutu, Bratu, Bruno, Barusso, Lukunku, Almaguer, Duro veya benzeri bir isim hep vardı kadroda...
Şimdi De Sanctis, Meira, Linderoth, Lincoln, Kewell, Nonda, Baros aynı anda Galatasaray’da ve aralarında tartışılanı yok. Herbirinin sakatlığı “Galatasaray’da Şok” manşetiyle haber oluyor...
Yabancılar bir yana, yerlilerin de kalitesi ortadayken beklenti artıyor ve alınan sonuçlardan sonra Galatasaray’ın tartışılanı Skibbe oluyor.
Geçen sezon Zico için yapılan “otorite eksikliği” ve “maç seçme” eleştirileri bu sezon da Skibbe için yapılıyor. Hatta devre arasında bir antrenör değişikliği beklemeyen yok gibi. Her maça bu baskı altında hazırlanınca Skibbe’nin de hata yapması doğal karşılanmalı.
Orta sahaya enerji getiren Barış Özbek maça sağ kanatta tek başına başlayınca Galatasaray’ın direnç çizgisi yine savunmaya kadar geriledi. Karşısında bir engel göremeyen Gençlerbirliği giderek daha kalabalık şekilde hücum etmeye başladı ve 26. dakikada golü buldu.
Ankara ekibi bu golün cesaretiyle yüklenmeye devam ederken, Galatasaray’ın “o tartışmasız” kaliteli ayakları, onbeş dakika içinde yine üç gole birden imza attı...
Her ne kadar iyi futbol iyi futbolcuyla oynansa da kalite her zaman başarı getirmiyor. Zayıf rakip karşısında alınan yapay skor da orta sahanın defansif eksiklerini kapatmıyor.
Hedef eğer lig ise bu kaliteli ve “pembe” kramponlar Galatasaray’ı hep potada tutabilir, ama hedef Avrupa ise bu orta sahayla geçen seneki Leverkusen bozgununu tekrar yaşamamak için dua etmekten başka çare yok gibi görünüyor.
Tesadüf’en bir not...
Aziz Yıldırım geçen sene “Tekrar edilmeyen ve aşılamayan başarılar tesadüfen kazanılmıştır ve hafızalarda hoş bir anı olarak kalmaktan ileriye gidemezler” demişti. Açıkça belirtmese de Galatasaray’ın kazandığı UEFA Kupası’nı hedef aldığı anlaşılıyordu. Şimdi bu “tesadüf” sözünü Galatasaray taraftarı Fenerbahçe’nin geçen sene kazandığı başarı için dile getiriyor.
2000 yılında yapılan yatırımlar, harcanan mesailer, yönetimin, hocaların, futbolcuların emekleri, “ezeli rekabet” adına “tesadüf” olarak nitelenince, Fenerbahçe’nin geçen sezon elde ettiği “haklı” başarı da, 2 puanlık maceranın ardından hafızalarda malesef “hoş bir anı” olmaktan ileri gidemiyor.
İki ekip birbirinin başarılarını küçümsedikçe kendi başarılarını da beş paralık ediyor...
Güçlü Berk
Şimdi De Sanctis, Meira, Linderoth, Lincoln, Kewell, Nonda, Baros aynı anda Galatasaray’da ve aralarında tartışılanı yok. Herbirinin sakatlığı “Galatasaray’da Şok” manşetiyle haber oluyor...
Yabancılar bir yana, yerlilerin de kalitesi ortadayken beklenti artıyor ve alınan sonuçlardan sonra Galatasaray’ın tartışılanı Skibbe oluyor.
Geçen sezon Zico için yapılan “otorite eksikliği” ve “maç seçme” eleştirileri bu sezon da Skibbe için yapılıyor. Hatta devre arasında bir antrenör değişikliği beklemeyen yok gibi. Her maça bu baskı altında hazırlanınca Skibbe’nin de hata yapması doğal karşılanmalı.
Orta sahaya enerji getiren Barış Özbek maça sağ kanatta tek başına başlayınca Galatasaray’ın direnç çizgisi yine savunmaya kadar geriledi. Karşısında bir engel göremeyen Gençlerbirliği giderek daha kalabalık şekilde hücum etmeye başladı ve 26. dakikada golü buldu.
Ankara ekibi bu golün cesaretiyle yüklenmeye devam ederken, Galatasaray’ın “o tartışmasız” kaliteli ayakları, onbeş dakika içinde yine üç gole birden imza attı...
Her ne kadar iyi futbol iyi futbolcuyla oynansa da kalite her zaman başarı getirmiyor. Zayıf rakip karşısında alınan yapay skor da orta sahanın defansif eksiklerini kapatmıyor.
Hedef eğer lig ise bu kaliteli ve “pembe” kramponlar Galatasaray’ı hep potada tutabilir, ama hedef Avrupa ise bu orta sahayla geçen seneki Leverkusen bozgununu tekrar yaşamamak için dua etmekten başka çare yok gibi görünüyor.
Tesadüf’en bir not...
Aziz Yıldırım geçen sene “Tekrar edilmeyen ve aşılamayan başarılar tesadüfen kazanılmıştır ve hafızalarda hoş bir anı olarak kalmaktan ileriye gidemezler” demişti. Açıkça belirtmese de Galatasaray’ın kazandığı UEFA Kupası’nı hedef aldığı anlaşılıyordu. Şimdi bu “tesadüf” sözünü Galatasaray taraftarı Fenerbahçe’nin geçen sene kazandığı başarı için dile getiriyor.
2000 yılında yapılan yatırımlar, harcanan mesailer, yönetimin, hocaların, futbolcuların emekleri, “ezeli rekabet” adına “tesadüf” olarak nitelenince, Fenerbahçe’nin geçen sezon elde ettiği “haklı” başarı da, 2 puanlık maceranın ardından hafızalarda malesef “hoş bir anı” olmaktan ileri gidemiyor.
İki ekip birbirinin başarılarını küçümsedikçe kendi başarılarını da beş paralık ediyor...
Güçlü Berk
7 Aralık 2008 Pazar
07.12.2008 Ankara’da Halı Sahada
Bu sene Ankara Ulus’ta ki “halı sahada” oynayan takımlardan kendini ilk toplayabilen kulüp Ankaragücü’ydü. Sahaya “suni çim, yapay çim” gibi teknik bir isim vermek istemedim çünkü saha bildiğimiz “halı saha”.
Ankaragücü’nde Cemal Aydın ve taraftar arasındaki enteresan rekabet sezon başında takımı ciddi anlamda etkilemişti. Cemal Aydın’ın Ünal Karaman hamlesi hem takımı toparladı hem tribüne karşı mesaj oldu.
Kimi yorumcular bu “taraftar ayaklanmasında” başrolü takımları birleştirmek isteyen Melih Gökçek’in oynadığı fikrinde birleşse de, bu konu kesinlik kazanmadan bir şey söylemek yanlış olur. Ancak seneye 100. yılını kutlayacak bir kulübün taraftarının kendi başkanına bu kadar küfür etmesi hiç hoş olmuyor.
Suat Arslanboğa maç başlamadan De Sanctis’in boynundan görünen 4 cm beyaza takıldı. Formayla ayrı renk diyorsan, eldivenlerde hatta göğüs reklamında daha çok beyaz vardı. Yok “oyuncuların formasıyla karıştırırım” diyorsan, Serkan Kırıntılı’yı da hem şort hem kazak değiştirmeye göndermen gerekmez mi?
Bu tip otorite şovları kendilerini zor durumda bırakıyor farkında değiller. İkinci yarıya De Sanctis’in aynı içlikle çıktığını farkedemedi mi bilmiyorum...
Ankaragücü beraberliğe razı olduğunu daha maçın başında belli etti. Az adamla geldi Galatasaray sahasına ve Gökhan Emreciksin’in direkten dönen güzel şutu dışında da ciddi bir pozisyon yakalayamadı.
Galatasaray’da da Lincoln, Arda, Kewell gibi teknik oyuncular sahadan korkup “düz” oynamayı tercih edince sahada seyredilecek “keyifli” bir futbol oynanmadı.
İkinci yarıda Ankara takımı biraz daha ileri çıkmayı düşündü ama geriye dönemedi. Bu pozisyonlarda Galatasaray’lılar da yavaş davranınca gol 60. dakikaya kadar gelmedi. Biriken goller 5 dakikada gelince maç bir anda koptu. Kimse Skibbe şapkadan tavşan çıkardı demesin, zorunlu değişiklikler olmasa Skibbe’nin o dakikada herhangi bir hamle düşüncesi yoktu.
Beş dakikada gelen üç golün faturası evsahibi tribünlerinde hemen başkana kesildi. Rakip takıma küfür etmek cezaya sebep olurken kendi başkanına küfür etmek serbest mi? Kaç haftadır Ankara’da küfür var ceza yok...Gerçi ceza olursa bunu isteyen taraftarın işine gelmiş oluyor...
Ceza vermemektense bu iş başka şekilde çözülemez mi? Dakikalarca reklamı yapılan stad kameraları orada süs değilse küfür edenler belirler, stada almazsın...
Bu iş bu kadar zor mu?
Güçlü Berk
Ankaragücü’nde Cemal Aydın ve taraftar arasındaki enteresan rekabet sezon başında takımı ciddi anlamda etkilemişti. Cemal Aydın’ın Ünal Karaman hamlesi hem takımı toparladı hem tribüne karşı mesaj oldu.
Kimi yorumcular bu “taraftar ayaklanmasında” başrolü takımları birleştirmek isteyen Melih Gökçek’in oynadığı fikrinde birleşse de, bu konu kesinlik kazanmadan bir şey söylemek yanlış olur. Ancak seneye 100. yılını kutlayacak bir kulübün taraftarının kendi başkanına bu kadar küfür etmesi hiç hoş olmuyor.
Suat Arslanboğa maç başlamadan De Sanctis’in boynundan görünen 4 cm beyaza takıldı. Formayla ayrı renk diyorsan, eldivenlerde hatta göğüs reklamında daha çok beyaz vardı. Yok “oyuncuların formasıyla karıştırırım” diyorsan, Serkan Kırıntılı’yı da hem şort hem kazak değiştirmeye göndermen gerekmez mi?
Bu tip otorite şovları kendilerini zor durumda bırakıyor farkında değiller. İkinci yarıya De Sanctis’in aynı içlikle çıktığını farkedemedi mi bilmiyorum...
Ankaragücü beraberliğe razı olduğunu daha maçın başında belli etti. Az adamla geldi Galatasaray sahasına ve Gökhan Emreciksin’in direkten dönen güzel şutu dışında da ciddi bir pozisyon yakalayamadı.
Galatasaray’da da Lincoln, Arda, Kewell gibi teknik oyuncular sahadan korkup “düz” oynamayı tercih edince sahada seyredilecek “keyifli” bir futbol oynanmadı.
İkinci yarıda Ankara takımı biraz daha ileri çıkmayı düşündü ama geriye dönemedi. Bu pozisyonlarda Galatasaray’lılar da yavaş davranınca gol 60. dakikaya kadar gelmedi. Biriken goller 5 dakikada gelince maç bir anda koptu. Kimse Skibbe şapkadan tavşan çıkardı demesin, zorunlu değişiklikler olmasa Skibbe’nin o dakikada herhangi bir hamle düşüncesi yoktu.
Beş dakikada gelen üç golün faturası evsahibi tribünlerinde hemen başkana kesildi. Rakip takıma küfür etmek cezaya sebep olurken kendi başkanına küfür etmek serbest mi? Kaç haftadır Ankara’da küfür var ceza yok...Gerçi ceza olursa bunu isteyen taraftarın işine gelmiş oluyor...
Ceza vermemektense bu iş başka şekilde çözülemez mi? Dakikalarca reklamı yapılan stad kameraları orada süs değilse küfür edenler belirler, stada almazsın...
Bu iş bu kadar zor mu?
Güçlü Berk
4 Aralık 2008 Perşembe
04.12.2008 Berlin’de Final Umudu
Bir takım düşünün;
Sezon daha yeni başlamışken teknik direktörün yardımcıları gönderilmiş,
Takımı Futbol A.Ş. Genel Müdürü kuruyor dedikoduları yayılıyor.
Geçen sezon kendi takımını analiz edemeyen, stoperi, sağ beki “ön libero” oynatan, sonunda da istifa eden eski teknik direktörü, teknik danışman olmuş,
Rakipleri analiz etsin diye…
Bir de ligin formda golcüsünü tavsiye ediyor takıma, belki de yine “ön libero” için.
Peki bu takımın teknik direktörü ne yapıyor diye merak ediyor insan.
Sonra da yönetim diyor ki; Biz teknik direktörün arkasındayız, bu sene UEFA’da da final oynayacağız…
Bu şartlar altında bırakın taraftarı, oyuncuların önce teknik direktöre sonra da bu hedefe inanması çok zor görünse de Galatasaray inanılmaz bir istekle başladı maça. Barış lig maçından sonra bu maçta da Arda ve Sabri’yle birlikte takımı o ruhsuz oyundan kurtarmış ve hareketlendirmişti.
İlk yarıda ki baskı ve mücadele gol getirmese de hepimize yeniden umut aşıladı. İkinci yarıda ki penaltı golü bu arzunun hediyesiydi. Sonrasında Hertha’nın yakaladığı pozisyonlar heyecan yaratsa da Berlin’de bulduğumuz final umudunu kaybettirmedi.
Türk taraftarlar Hertha Berlin’i “auf Wiedersehen” (güle güle) diye uğurlarken yazının başında bahsettiğimiz sıkıntıları unutup bir an için de olsa maçın keyfini çıkartmaya bakıyoruz…
Metalist maçı umarız liderlik şansını Galatasaray’a kaybettirmez. Şampiyonlar Ligi’nden gelecek rakibe göre UEFA gruplarından bir üçüncüyle oynamak büyük avantaj olur. Bu futbolu istikrarla birleştirmesi Galatasaray için finalde belki de Fenerbahçe’yle gerçek bir “dünya derbisi” oynamasına sebep olur.
Güçlü Berk
Sezon daha yeni başlamışken teknik direktörün yardımcıları gönderilmiş,
Takımı Futbol A.Ş. Genel Müdürü kuruyor dedikoduları yayılıyor.
Geçen sezon kendi takımını analiz edemeyen, stoperi, sağ beki “ön libero” oynatan, sonunda da istifa eden eski teknik direktörü, teknik danışman olmuş,
Rakipleri analiz etsin diye…
Bir de ligin formda golcüsünü tavsiye ediyor takıma, belki de yine “ön libero” için.
Peki bu takımın teknik direktörü ne yapıyor diye merak ediyor insan.
Sonra da yönetim diyor ki; Biz teknik direktörün arkasındayız, bu sene UEFA’da da final oynayacağız…
Bu şartlar altında bırakın taraftarı, oyuncuların önce teknik direktöre sonra da bu hedefe inanması çok zor görünse de Galatasaray inanılmaz bir istekle başladı maça. Barış lig maçından sonra bu maçta da Arda ve Sabri’yle birlikte takımı o ruhsuz oyundan kurtarmış ve hareketlendirmişti.
İlk yarıda ki baskı ve mücadele gol getirmese de hepimize yeniden umut aşıladı. İkinci yarıda ki penaltı golü bu arzunun hediyesiydi. Sonrasında Hertha’nın yakaladığı pozisyonlar heyecan yaratsa da Berlin’de bulduğumuz final umudunu kaybettirmedi.
Türk taraftarlar Hertha Berlin’i “auf Wiedersehen” (güle güle) diye uğurlarken yazının başında bahsettiğimiz sıkıntıları unutup bir an için de olsa maçın keyfini çıkartmaya bakıyoruz…
Metalist maçı umarız liderlik şansını Galatasaray’a kaybettirmez. Şampiyonlar Ligi’nden gelecek rakibe göre UEFA gruplarından bir üçüncüyle oynamak büyük avantaj olur. Bu futbolu istikrarla birleştirmesi Galatasaray için finalde belki de Fenerbahçe’yle gerçek bir “dünya derbisi” oynamasına sebep olur.
Güçlü Berk
30 Kasım 2008 Pazar
30.11.2008 Metin Oktay Gelmeden Olmayacak
Ankara takımları ligin başına dert oldu…
Ankara’dan dört takım olur muymuş? Sanki gayri resmi olarak katıldılar lige. Alt liglerden mücadele ederek, yatırım yaparak gelen, yönetmelik gereği Süper Lig’i hak eden takımlar bunlar…
Ankaragücü 1910, Gençlerbirliği 1923 yılında kurulmuş. Biri 100. yılını kutlayacak, diğeri Cumhuriyet ile yaşıt.
B.B. Ankaraspor belediye takımı.
“Halkın parasıyla takım kurulur mu?”.
Bu Ankaraspor’un mu derdi? Sanki TMSF’ye devrolan kulüplerin parasını başkası ödüyor. Doğru olduğunu savunmuyorum ama yönetmelik izin veriyor onlar takımı kuruyor. Hata takımların veya emek veren futbolcuların değil, buna izin veren yönetmeliklerin.
Bugün Galatasaray’ın rakibi Gençlerbirliği Oftaş, yeni adıyla Hacettepe. Ankara’nın dördüncü takımı. Onlar da yetiştirdiği yetenekli gençlerden bir birlik oluşturmuş, hak etmiş gelmiş Süper Lig’e.
Metalist maçının hayal kırıklığı boş tribünlerden anlaşılıyordu. Takım şunu hala anlayamamış. Tribün affetmez…”Hep destek, tam destek” olmak için taraftar önce mücadele ister. Bu da Metin Oktay gelmeden olmayacak anlaşılan.
Maça gelince, Barış uzun zamandır Galatasaray’ın özlediği hareketliliği takıma kazandırdı derken Hacettepe on bir kişiyle dinamizmini sahaya yansıtarak bu işin bir kişiyle olmadığını hatırlattı.
De Sanctis’in kurtardığı akıl almaz top Hacette golünün habercisiydi. Tozo’nun gördüğü ilk kart biraz ucuz kaçsa da hak ettiği ikinci kartla takımını on kişi bıraktı.
Recep suskun Baros’tan yediği hatalı golden sonra konsantrasyonunu kaybedip hakemle ve tribünlerle uğraşmaya başladı. İkinci yarıya kendini toplamış olarak çıksa da Zoko’nun gereksiz yere sebep olduğu penaltı onun şanssızlığı oldu. Zoko üçüncü golde de ofsayt olan Servet’in üzerinden yaptığı asist ile Hacettepe ve tüm stad için maçı bitirmiş oldu.
Hakemler hakkında yazmak istemesek bile Süleyman Abay’ın penaltı pozisyonunda elle oynamayı doğru görüp sarı kartı yanlış oyuncuya göstermesi ilerleyen dakikalarda Hacettepe’nin dokuz kişi kalmasına sebep oldu. Bu hatalar maç başına ücret alan oyuncular için büyük haksızlık olmuyor mu?
Erdoğan Arıca’nın maç sonunda tepkisine sebep olan Lincoln de önce rakibe saygı göstermeyi öğrenmeli ki kendisi de hak ettiği saygıyı görsün.
Takıma özel teşekkür…
Japonya’da düzenlenen turnuvada Kıtalararası Şampiyon olan Galatasaray’ın “Engel Tanımayan” tekerlekli sandalye basketbol takımının başarısı gözlerimizi yaşarttı. Bizden de bir büyük “teşekkür” onlara…
Verdikleri mücadele, “Profesyonel” futbol ve basketbol takımlarına örnek olur umarız.
Güçlü Berk
Ankara’dan dört takım olur muymuş? Sanki gayri resmi olarak katıldılar lige. Alt liglerden mücadele ederek, yatırım yaparak gelen, yönetmelik gereği Süper Lig’i hak eden takımlar bunlar…
Ankaragücü 1910, Gençlerbirliği 1923 yılında kurulmuş. Biri 100. yılını kutlayacak, diğeri Cumhuriyet ile yaşıt.
B.B. Ankaraspor belediye takımı.
“Halkın parasıyla takım kurulur mu?”.
Bu Ankaraspor’un mu derdi? Sanki TMSF’ye devrolan kulüplerin parasını başkası ödüyor. Doğru olduğunu savunmuyorum ama yönetmelik izin veriyor onlar takımı kuruyor. Hata takımların veya emek veren futbolcuların değil, buna izin veren yönetmeliklerin.
Bugün Galatasaray’ın rakibi Gençlerbirliği Oftaş, yeni adıyla Hacettepe. Ankara’nın dördüncü takımı. Onlar da yetiştirdiği yetenekli gençlerden bir birlik oluşturmuş, hak etmiş gelmiş Süper Lig’e.
Metalist maçının hayal kırıklığı boş tribünlerden anlaşılıyordu. Takım şunu hala anlayamamış. Tribün affetmez…”Hep destek, tam destek” olmak için taraftar önce mücadele ister. Bu da Metin Oktay gelmeden olmayacak anlaşılan.
Maça gelince, Barış uzun zamandır Galatasaray’ın özlediği hareketliliği takıma kazandırdı derken Hacettepe on bir kişiyle dinamizmini sahaya yansıtarak bu işin bir kişiyle olmadığını hatırlattı.
De Sanctis’in kurtardığı akıl almaz top Hacette golünün habercisiydi. Tozo’nun gördüğü ilk kart biraz ucuz kaçsa da hak ettiği ikinci kartla takımını on kişi bıraktı.
Recep suskun Baros’tan yediği hatalı golden sonra konsantrasyonunu kaybedip hakemle ve tribünlerle uğraşmaya başladı. İkinci yarıya kendini toplamış olarak çıksa da Zoko’nun gereksiz yere sebep olduğu penaltı onun şanssızlığı oldu. Zoko üçüncü golde de ofsayt olan Servet’in üzerinden yaptığı asist ile Hacettepe ve tüm stad için maçı bitirmiş oldu.
Hakemler hakkında yazmak istemesek bile Süleyman Abay’ın penaltı pozisyonunda elle oynamayı doğru görüp sarı kartı yanlış oyuncuya göstermesi ilerleyen dakikalarda Hacettepe’nin dokuz kişi kalmasına sebep oldu. Bu hatalar maç başına ücret alan oyuncular için büyük haksızlık olmuyor mu?
Erdoğan Arıca’nın maç sonunda tepkisine sebep olan Lincoln de önce rakibe saygı göstermeyi öğrenmeli ki kendisi de hak ettiği saygıyı görsün.
Takıma özel teşekkür…
Japonya’da düzenlenen turnuvada Kıtalararası Şampiyon olan Galatasaray’ın “Engel Tanımayan” tekerlekli sandalye basketbol takımının başarısı gözlerimizi yaşarttı. Bizden de bir büyük “teşekkür” onlara…
Verdikleri mücadele, “Profesyonel” futbol ve basketbol takımlarına örnek olur umarız.
Güçlü Berk
24 Kasım 2008 Pazartesi
24.11.2008 Arda Gitmeli…
Arda’yı Arsenal almak istedi, Galatasaray “Hayır” dedi…
Ben bunu anlamadım. Elbette Arda çok yetenekli bir oyuncu ama Türkiye’den hiçbir takım 15 milyon sterlinden fazlasına oyuncu almaz, eğer John Benjamin Toshack teknik direktörleri değilse tabi…
Türkiye pazarı Avrupa için ucuz pazar. Pahalısını zaten Hollanda’dan, Belçika’dan, Fransa’dan alıyorlar. Hem de daha profesyonelini alıyorlar, aldıktan sonra taç nasıl atılır, nerede durulur öğretmekle uğraşmıyorlar…
Biz sanki her sene 35-40 milyon dolara üç beş oyuncu satıyor gibi davranıyoruz.
“Futbolcu Fabrikası” deniyor Galatasaray için,
Doğru da…
Pilot takım Beylerbeyi’nde gençler var…Örneğin İrfan Başaran var, Volkan Bekçi var, Erkan Ferin var…
Bir önceki PAF takım 2. lig de kirada…Erhan Şentürk var, Cafercan Aksu var, Mülayim Erdem var…
Şu anda oynayan PAF takım var…Cem Sultan var, Emre Çolak var, Murat Akça var…
Yani var da var… Futbolcu fabrikası çalışıyor; üretimde başarılı ama satışta başarısız. Elde stok fazlası oluşmuş. Üretiyorsun kullanamıyorsun. Arda’yı, Sabri’yi, Servet’i ve Mehmet Topal’ı bu teklifler geldiğinde satmalısın ki elindeki yeni değerleri de vitrine çıkarabilesin…
Hollanda bunu yapıyor. Ajax yapıyor, PSV yapıyor, AZ Alkmaar yapıyor. Biz yapmıyoruz çünkü Avrupa’da hedefler var, Süper Lig’de hedefler var. Sanki onların yok!
Peki Galatasaray şimdi o hedeflerin neresinde?
Arda’yı satmadı Şampiyonlar Ligi’ne mi kaldı?
Servet’i satmadı beş puan farkla lider mi oldu?
Satarsa kazanırız. Sadece para değil, prestij de kazanırız, yeni gençleri de kazanırız.
Yani Arda gitmeli…Galatasaray için, Türk futbolu için… Servet de gitmeli, Volkan Demirel de hatta İbrahim Toraman da, Selçuk İnan da…
Ama para karşılığı gitmeli, Ribery’i, Tuncay’ı, Emre’yi, Okan’ı, Aurelio’yu unutturmak için gitmeli…
Güçlü Berk
Ben bunu anlamadım. Elbette Arda çok yetenekli bir oyuncu ama Türkiye’den hiçbir takım 15 milyon sterlinden fazlasına oyuncu almaz, eğer John Benjamin Toshack teknik direktörleri değilse tabi…
Türkiye pazarı Avrupa için ucuz pazar. Pahalısını zaten Hollanda’dan, Belçika’dan, Fransa’dan alıyorlar. Hem de daha profesyonelini alıyorlar, aldıktan sonra taç nasıl atılır, nerede durulur öğretmekle uğraşmıyorlar…
Biz sanki her sene 35-40 milyon dolara üç beş oyuncu satıyor gibi davranıyoruz.
“Futbolcu Fabrikası” deniyor Galatasaray için,
Doğru da…
Pilot takım Beylerbeyi’nde gençler var…Örneğin İrfan Başaran var, Volkan Bekçi var, Erkan Ferin var…
Bir önceki PAF takım 2. lig de kirada…Erhan Şentürk var, Cafercan Aksu var, Mülayim Erdem var…
Şu anda oynayan PAF takım var…Cem Sultan var, Emre Çolak var, Murat Akça var…
Yani var da var… Futbolcu fabrikası çalışıyor; üretimde başarılı ama satışta başarısız. Elde stok fazlası oluşmuş. Üretiyorsun kullanamıyorsun. Arda’yı, Sabri’yi, Servet’i ve Mehmet Topal’ı bu teklifler geldiğinde satmalısın ki elindeki yeni değerleri de vitrine çıkarabilesin…
Hollanda bunu yapıyor. Ajax yapıyor, PSV yapıyor, AZ Alkmaar yapıyor. Biz yapmıyoruz çünkü Avrupa’da hedefler var, Süper Lig’de hedefler var. Sanki onların yok!
Peki Galatasaray şimdi o hedeflerin neresinde?
Arda’yı satmadı Şampiyonlar Ligi’ne mi kaldı?
Servet’i satmadı beş puan farkla lider mi oldu?
Satarsa kazanırız. Sadece para değil, prestij de kazanırız, yeni gençleri de kazanırız.
Yani Arda gitmeli…Galatasaray için, Türk futbolu için… Servet de gitmeli, Volkan Demirel de hatta İbrahim Toraman da, Selçuk İnan da…
Ama para karşılığı gitmeli, Ribery’i, Tuncay’ı, Emre’yi, Okan’ı, Aurelio’yu unutturmak için gitmeli…
Güçlü Berk
22 Kasım 2008 Cumartesi
22.11.2008 Mr. Piero
Skibbe takımı için takdir bekliyor…
Evet, takım oynadığı futbolla zaman zaman zevk veriyor ama en önemli maçlarda beklenen sonucu alamayınca taraftar mutlu olmuyor.
Örneğin Steau Bükreş ve Fenerbahçe maçları için ne diyecek Skibbe? Takdir-i ilahi mi?
Türkiye’de işler malesef böyle yürüyor.
Lider değilsen iyi futboldan bahsedemezsin.
Önce taraftar mutlu olacak, böylece yönetim mutlu olacak…
Sonuçta teknik direktörün kafası rahat olacak.
Maçın Ankara’dan uzak olduğu kadar suni çimden de uzakta başlaması iki takım adına da avantajdı ama Galatasaray maça yine o deplasman donukluğuyla başladı.
Aykut Kocaman’ın yarattığı dengeli Ankara ekibine istediği oyunu kabul ettiremedi.
Hakan Balta Ayhan’ın, Ayhan da Lincoln’ün yerinde oynayınca kendi bölgelerinde gösterdikleri performanstan uzak kaldılar.
Galatasaray ikinci yarıda da beklenen oyununu oynayamayınca deplasman fukaralığı devam etmiş oldu…
Tartışmalı pozisyonlara gelince, onları Piero halleder.
Bilmeyenler için; Piero İsrail’in geliştirdiği bir yazılım.
Yanlış anlaşılmasın adamlar savunma sanayileri için geliştirmiş.
Hedeflerin koordinatlarını belirliyorlar.
Bizde “Mr. Piero” futbolcunun kaç santimetre ofsaytta olduğunu veya topun çizgiyi geçip geçmediğini belirliyor...
İsrail’den alınması gündemde olan insansız uçak “Heron”ları da yakında tribün semalarında görürseniz şaşırmayın.
Heron’lar “tribün terörü” için de kullanılabilir mi acaba? En azından ofsayta oranla daha önemli bir problemi çözebilir…
Güçlü Berk
Evet, takım oynadığı futbolla zaman zaman zevk veriyor ama en önemli maçlarda beklenen sonucu alamayınca taraftar mutlu olmuyor.
Örneğin Steau Bükreş ve Fenerbahçe maçları için ne diyecek Skibbe? Takdir-i ilahi mi?
Türkiye’de işler malesef böyle yürüyor.
Lider değilsen iyi futboldan bahsedemezsin.
Önce taraftar mutlu olacak, böylece yönetim mutlu olacak…
Sonuçta teknik direktörün kafası rahat olacak.
Maçın Ankara’dan uzak olduğu kadar suni çimden de uzakta başlaması iki takım adına da avantajdı ama Galatasaray maça yine o deplasman donukluğuyla başladı.
Aykut Kocaman’ın yarattığı dengeli Ankara ekibine istediği oyunu kabul ettiremedi.
Hakan Balta Ayhan’ın, Ayhan da Lincoln’ün yerinde oynayınca kendi bölgelerinde gösterdikleri performanstan uzak kaldılar.
Galatasaray ikinci yarıda da beklenen oyununu oynayamayınca deplasman fukaralığı devam etmiş oldu…
Tartışmalı pozisyonlara gelince, onları Piero halleder.
Bilmeyenler için; Piero İsrail’in geliştirdiği bir yazılım.
Yanlış anlaşılmasın adamlar savunma sanayileri için geliştirmiş.
Hedeflerin koordinatlarını belirliyorlar.
Bizde “Mr. Piero” futbolcunun kaç santimetre ofsaytta olduğunu veya topun çizgiyi geçip geçmediğini belirliyor...
İsrail’den alınması gündemde olan insansız uçak “Heron”ları da yakında tribün semalarında görürseniz şaşırmayın.
Heron’lar “tribün terörü” için de kullanılabilir mi acaba? En azından ofsayta oranla daha önemli bir problemi çözebilir…
Güçlü Berk
20 Kasım 2008 Perşembe
20.11.2008 Eksikleri Gördük mü?
Fatih Terim basın toplantısında “önemli olan eksiklerimizi görmek” dedi.
Biz yıllardır hazırlık maçlarında eksiklerimizden başka bir şey görmek için bekledik. Avusturya’da bu azap sona erdi mi, bunu ileride göreceğiz.
Peki neler eksik?
İspanya maçında oynayacak oyuncular eksik…
Örneğin sakatlardan Arda eksik, Semih eksik…
Yine yediğimiz gole kadar ciddiyet eksik…
Formada “kırmızı” eksik…
Uzun zamandır sahaya giren seyirci eksikti, onu bu maçta çözdük…
Sahaya ilk giren vatandaşın taşıdığı “kırmızı” bayrakla formadaki eksiği de hallettik diyelim…
Peki ciddiyet eksikliği? İşte ona bir çözüm bulmak lazım.
Maçın başındaki halimize bu defa bahane bulmak kolay; Avusturya Federasyonu bize jest yaptı. Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’ı penaltılarla elediğimiz unutulmaz maçta kullandığımız soyunma odası ve yedek kulübesini kullanmamıza izin verdi.
Bizimkiler bu jesti karşılıksız bırakmayıp o günleri hafızalarında canlandırırken ilk golü yedi. Aurelio hem takımı hem bizi bu rüyadan uyandıran adam oldu.
Devamı bildik “geri dönüş” senaryosu…
İspanya’da işimiz “geri dönüş”lere kalır mı bilinmez ama bu uyur gezer halimiz sürerse, orada göreceğimiz eksiklerimizi bir daha unutamayız…
Güçlü Berk
Biz yıllardır hazırlık maçlarında eksiklerimizden başka bir şey görmek için bekledik. Avusturya’da bu azap sona erdi mi, bunu ileride göreceğiz.
Peki neler eksik?
İspanya maçında oynayacak oyuncular eksik…
Örneğin sakatlardan Arda eksik, Semih eksik…
Yine yediğimiz gole kadar ciddiyet eksik…
Formada “kırmızı” eksik…
Uzun zamandır sahaya giren seyirci eksikti, onu bu maçta çözdük…
Sahaya ilk giren vatandaşın taşıdığı “kırmızı” bayrakla formadaki eksiği de hallettik diyelim…
Peki ciddiyet eksikliği? İşte ona bir çözüm bulmak lazım.
Maçın başındaki halimize bu defa bahane bulmak kolay; Avusturya Federasyonu bize jest yaptı. Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’ı penaltılarla elediğimiz unutulmaz maçta kullandığımız soyunma odası ve yedek kulübesini kullanmamıza izin verdi.
Bizimkiler bu jesti karşılıksız bırakmayıp o günleri hafızalarında canlandırırken ilk golü yedi. Aurelio hem takımı hem bizi bu rüyadan uyandıran adam oldu.
Devamı bildik “geri dönüş” senaryosu…
İspanya’da işimiz “geri dönüş”lere kalır mı bilinmez ama bu uyur gezer halimiz sürerse, orada göreceğimiz eksiklerimizi bir daha unutamayız…
Güçlü Berk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)