A Grubu
Angola 79 – 65 Ürdün
Angola son periyodu 33 – 18 alarak başa baş giden karşılaşmayı farklı kazandı.
B Grubu
A.B.D. 99 – 77 Slovenya
A.B.D maça agresif bir basketbolla başladı. Slovenya bu sertliğe cevap vermekte çok gecikti. A.B.D. maçta yaptığı 17 top kaybınının 10 tanesini maçın ilk on dakikasında yapınca farkın açılması gecikti diyebiliriz. A.B.D.’nin pek alışık olmadıkları alan savunmasını uzun sure uygulamaları ise bir başka enteresan detaydı. Son konu ise Avrupa’nın üst düzey ekiplerinden Hırvatistan’dan sonra Slovenya’nın da A.B.D.’nin fizik kondisyonunun çok gerisinde kalmasına şahit olduk. Avrupa’nın taktik olarak NBA’in üstünde olduğu yazılıp çiziliyor ama fizik olarak A.B.D.’ye yetişmedikten sonra o üstün taktiklerin bir anlamı kalmıyor. Takım olarak maç boyunca baskı yaparak rakibin oyun planını bozuyorlar. Bu soruna çözüm bulacak ilk takım A.B.D.’ye bir sürpriz yapabilir…
C Grubu
Fildişi 81 – 89 Çin
Çin favori olduğu maçı Fildişi karşısında kazanırken dört oyuncusunun otuz ve üzeri dakika sure alması sonraki maçlarda yorgunluğa sebep olabilir. Jianlian Yi 34 dakika sahada kaldığı maçta 26 sayı 9 ribaund ile en göze batan oyuncu oldu.
D Grubu
Kanada 68 – 70 Litvanya
Devreyi 43 – 33 geride kapatan Litvanya 4. Çeyreğin başında Kanada’yı yakaladı. Skor 70 – 68’e geldikten sonra son dakika içinde 3 atıştan faydalanamayan Kanada için mağlubiyet kaçınılmaz oldu.
29 Ağustos 2010 Pazar
28 Ağustos 2010 Cumartesi
FIBA 2010’da ilk günün ardından en büyük sürpriz Fransa’dan…
A Grubu
Avusturalya 76 – 75 Ürdün
Avusturalya’da göze çarpanlar A. Maric (23 Sayı, 9 Rib.) ve D. Andersen (22 Sayı, 9 Rib.) oldu. Brad Newley ise 18 dakikada 2/3 2 sayı, 0/2 3 sayı, 3 ribaund, 1 top kaybı ve 4 sayı istatistikleriyle oynadı. Abbas 20 sayı, 10 ribaundluk performansına karşılık son saniyelerde üst üste kaçırdığı basketlerle Ürdün’ün hedef maçında galibiyeti getiremedi.
Angola 44 – 94 Sırbistan
Sırbistan galibiyeti beklenen sonuçtu ancak 50 sayılık fark turnuvaya yakışmadı.
Almanya 74 – 78 Arjantin
Başa baş giden karşılaşmada Almanya 74 - 74'ten sonra son iki dakikada sayı bulamayınca karşılaşmayı Arjantin galibiyetle kapadı. Delfino'nun 27, Scola'nın 20 sayısına karşılık Almanya'da Greene 20 sayıyla oynadı.
B Grubu
Tunus 56 – 80 Slovenya
Slovenya öncelikle yüksek sayıdaki seyircisiyle sonra Vidmar’ın performansıyla şaşırttı. Tunus karşısında galibiyet normal ama Vidmar’ın 15 sayı 7 ribaundluk performansı ve özellikle yüksek yüzdesi sürpriz oldu.
A.B.D. 106 – 78 Hırvatistan
“Rüya” olmayan takım Hırvatistan karşısında fiziksel üstünlüğünü çok iyi kullandı. A.B.D. 12 oyuncusunu 22 ile 11 dakika arasında değişen sürelerde oynattı. Hırvatistan A.B.D.’yi az da olsa zorlayabilecek ekiplerden biri olarak görülüyordu ama 2. çeyrekte sadece 6 sayı bularak maça erken havlu attı. İkinci yarı A.B.D. antremanı havasında geçti.
İran 65 – 81 Brezilya
Brezilya ilk dört yolunda İran’ı rahat geçerek beklenen bir galibiyet aldı.
C Grubu
Yunanistan 89 – 81 Çin
Yunanistan’ın 39 (otuzdokuz) üçlük atış kullandığı (sadece 29 adet 2 sayılık atış kullandılar)karşılaşmada Çin belki de düşük faul yüzdesine teslim oldu. (24/35) Son dakikalarda Yunanistan kullandığı dış atışlarda isabet bulamayınca Çin son çeyrekte bir ara öne geçmesine rağmen son dakikaları daha akıllı oynayan Yunanistan grubumuzda önemli bir galibiyet almış oldu. Maçın en iyi performansı ise New Jersey’de forma giyen Jianlian Yi’den 26 sayı ve 14 ribaund ile geldi.
Rusya 75 – 66 Porto Riko
Rusya beklemediği bir sonuca doğru giderken son çeyrekte maçı çevirdi diyebiliriz. Porto Riko’nun oyun düzeni son derece “düzensiz” olsa da bireysel yetenekleri ile maça tutundu. O yetenekler maçın son 6 dakikasında sadece 5 sayı üretebilince de kaçınılmaz son geldi.
Türkiye 86 – 47 Fildişi
Dişimize göre bir değildi zaten Fildişi ama böyle iyi başlangıçlar bu tip turnuvalar için önemli. Rusya maçı öncesi moral bulduk. Ömer 18, Ersan 17 sayıyla oynarken 2 sayılık atışlarda 17/44’lük istatistiğimiz ise sert (?) savunmaya rağmen düşündürücüydü.
D Grubu
Y. Zelanda 79 – 92 Litvanya
Y. Zelanda’da Kirk Penney 1/9 üç sayılık atış yüzdesine rağmen 37 sayıya ulaşarak enteresan bir istatistik ortaya koymuş. Litvanya ise bildiğimiz gibi. Kleiza 27 sayı 8 ribaundla takım liderliğini üstlenmiş.
Kanada 71 – 81 Lübnan
Kötü bir hazırlık döneminden sonra eski dost Tab Baldwin takımı biraz toparlamış. Grup 4.’lüğü için son derece önemli olan maçı son çeyrekteki performansıyla lehine çeviren Lübnan’ın önünde tek engel Baldwin’in eski takımı ve öğrencisi Vucinic’in çalıştırdığı Y. Zelanda maçı olacak. 31 Ağustos’da oynanacak maçı yayınlnırsa kaçırmamanızı tavsiye ediyoruz.
Fransa 72 – 66 İspanya
Günün en büyük sürprizi Fransa’dan geldi. İspanya neredeyse bütün maçı önde götürmüşken Fransa onları son çeyrekte yakaladı. 01:43 kala Rudy Fernandez’in faul üstüne teknik faulü ile arayı açan Fransa son dakikalardaki taktik faulleri sayıya çevirince karşılaşmadan galibiyetle ayrıldı. İspanya’nın 2 sayılık atışlarda %35, serbest atışlarda da %53 gibi düşük yüzdelerle oynaması da mağlubiyetin ana faktörlerinden gibi görünüyor…
Avusturalya 76 – 75 Ürdün
Avusturalya’da göze çarpanlar A. Maric (23 Sayı, 9 Rib.) ve D. Andersen (22 Sayı, 9 Rib.) oldu. Brad Newley ise 18 dakikada 2/3 2 sayı, 0/2 3 sayı, 3 ribaund, 1 top kaybı ve 4 sayı istatistikleriyle oynadı. Abbas 20 sayı, 10 ribaundluk performansına karşılık son saniyelerde üst üste kaçırdığı basketlerle Ürdün’ün hedef maçında galibiyeti getiremedi.
Angola 44 – 94 Sırbistan
Sırbistan galibiyeti beklenen sonuçtu ancak 50 sayılık fark turnuvaya yakışmadı.
Almanya 74 – 78 Arjantin
Başa baş giden karşılaşmada Almanya 74 - 74'ten sonra son iki dakikada sayı bulamayınca karşılaşmayı Arjantin galibiyetle kapadı. Delfino'nun 27, Scola'nın 20 sayısına karşılık Almanya'da Greene 20 sayıyla oynadı.
B Grubu
Tunus 56 – 80 Slovenya
Slovenya öncelikle yüksek sayıdaki seyircisiyle sonra Vidmar’ın performansıyla şaşırttı. Tunus karşısında galibiyet normal ama Vidmar’ın 15 sayı 7 ribaundluk performansı ve özellikle yüksek yüzdesi sürpriz oldu.
A.B.D. 106 – 78 Hırvatistan
“Rüya” olmayan takım Hırvatistan karşısında fiziksel üstünlüğünü çok iyi kullandı. A.B.D. 12 oyuncusunu 22 ile 11 dakika arasında değişen sürelerde oynattı. Hırvatistan A.B.D.’yi az da olsa zorlayabilecek ekiplerden biri olarak görülüyordu ama 2. çeyrekte sadece 6 sayı bularak maça erken havlu attı. İkinci yarı A.B.D. antremanı havasında geçti.
İran 65 – 81 Brezilya
Brezilya ilk dört yolunda İran’ı rahat geçerek beklenen bir galibiyet aldı.
C Grubu
Yunanistan 89 – 81 Çin
Yunanistan’ın 39 (otuzdokuz) üçlük atış kullandığı (sadece 29 adet 2 sayılık atış kullandılar)karşılaşmada Çin belki de düşük faul yüzdesine teslim oldu. (24/35) Son dakikalarda Yunanistan kullandığı dış atışlarda isabet bulamayınca Çin son çeyrekte bir ara öne geçmesine rağmen son dakikaları daha akıllı oynayan Yunanistan grubumuzda önemli bir galibiyet almış oldu. Maçın en iyi performansı ise New Jersey’de forma giyen Jianlian Yi’den 26 sayı ve 14 ribaund ile geldi.
Rusya 75 – 66 Porto Riko
Rusya beklemediği bir sonuca doğru giderken son çeyrekte maçı çevirdi diyebiliriz. Porto Riko’nun oyun düzeni son derece “düzensiz” olsa da bireysel yetenekleri ile maça tutundu. O yetenekler maçın son 6 dakikasında sadece 5 sayı üretebilince de kaçınılmaz son geldi.
Türkiye 86 – 47 Fildişi
Dişimize göre bir değildi zaten Fildişi ama böyle iyi başlangıçlar bu tip turnuvalar için önemli. Rusya maçı öncesi moral bulduk. Ömer 18, Ersan 17 sayıyla oynarken 2 sayılık atışlarda 17/44’lük istatistiğimiz ise sert (?) savunmaya rağmen düşündürücüydü.
D Grubu
Y. Zelanda 79 – 92 Litvanya
Y. Zelanda’da Kirk Penney 1/9 üç sayılık atış yüzdesine rağmen 37 sayıya ulaşarak enteresan bir istatistik ortaya koymuş. Litvanya ise bildiğimiz gibi. Kleiza 27 sayı 8 ribaundla takım liderliğini üstlenmiş.
Kanada 71 – 81 Lübnan
Kötü bir hazırlık döneminden sonra eski dost Tab Baldwin takımı biraz toparlamış. Grup 4.’lüğü için son derece önemli olan maçı son çeyrekteki performansıyla lehine çeviren Lübnan’ın önünde tek engel Baldwin’in eski takımı ve öğrencisi Vucinic’in çalıştırdığı Y. Zelanda maçı olacak. 31 Ağustos’da oynanacak maçı yayınlnırsa kaçırmamanızı tavsiye ediyoruz.
Fransa 72 – 66 İspanya
Günün en büyük sürprizi Fransa’dan geldi. İspanya neredeyse bütün maçı önde götürmüşken Fransa onları son çeyrekte yakaladı. 01:43 kala Rudy Fernandez’in faul üstüne teknik faulü ile arayı açan Fransa son dakikalardaki taktik faulleri sayıya çevirince karşılaşmadan galibiyetle ayrıldı. İspanya’nın 2 sayılık atışlarda %35, serbest atışlarda da %53 gibi düşük yüzdelerle oynaması da mağlubiyetin ana faktörlerinden gibi görünüyor…
Turgay Demirel'den Referandum Rezaleti
Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel'in Başbakan'ın ziyaretinde yaptiği "gaf"ı Kanal D Haber linkinden izleyebilirsiniz. (kaynak: salsabasket)
Bir Federasyon Başkan'ı bu halde ise o federasyonun özerkliğinden söz etmek mümkün müdür? Elbette değildir...
Bir Federasyon Başkanı spora siyaseti bir başbakandan daha fazla sokabilir mi? Evet videoda 8'inci dakikaya ilerlerseniz bu rezilliğe tanık olacaksınız.
Konu referandumda "evet" veya "hayır"ı tercih etme meselesi değildir. Biz sadece bu konunun yerinin federasyonlar, milli takımlar ve spor alanları olmadığını savunuyoruz.
Bir ülkenin sporu federasyon başkanı tarafından ancak bu kadar ayaklar altına alınabilir, ancak bu kadar araç olarak kullanılabilir.
Sadece üzüldüm ve utandım, basketbolu ileriye götürmek için uğraşması gereken kurumların nelerle uğraştığını görünce gerçekten utandım...
Bir Federasyon Başkan'ı bu halde ise o federasyonun özerkliğinden söz etmek mümkün müdür? Elbette değildir...
Bir Federasyon Başkanı spora siyaseti bir başbakandan daha fazla sokabilir mi? Evet videoda 8'inci dakikaya ilerlerseniz bu rezilliğe tanık olacaksınız.
Konu referandumda "evet" veya "hayır"ı tercih etme meselesi değildir. Biz sadece bu konunun yerinin federasyonlar, milli takımlar ve spor alanları olmadığını savunuyoruz.
Bir ülkenin sporu federasyon başkanı tarafından ancak bu kadar ayaklar altına alınabilir, ancak bu kadar araç olarak kullanılabilir.
Sadece üzüldüm ve utandım, basketbolu ileriye götürmek için uğraşması gereken kurumların nelerle uğraştığını görünce gerçekten utandım...
FIBA 2010 Canlı Maç İstatistikleri
FIBA canlı maç istatistikleri için burayı tıklayabilirsiniz.
FIBA internet sitesinden canlı istatistik izlemek için hazırlanan programdan giriş sıkıntısı yaşayanlar buradan daha basit bir versiyonla maç istatistiklerini takip edebilirler.
Her ikisi içinde "register" zorunluluğu olduğunu hatırlatalım.
FIBA internet sitesinden canlı istatistik izlemek için hazırlanan programdan giriş sıkıntısı yaşayanlar buradan daha basit bir versiyonla maç istatistiklerini takip edebilirler.
Her ikisi içinde "register" zorunluluğu olduğunu hatırlatalım.
Etiketler:
FIBA 2010 canlı maç istatistikleri
26 Ağustos 2010 Perşembe
Evren Büker ve Cevher Özer Kamptan Ayrıldı
Dünya Basketbol Şampiyonası'na saatler kala Türk Milli Takımı'nın kadrosu da netleşmek üzere. Barış Ermiş'in davet edilmesiyle takımda kalma şansı düşen Evren Büker dün affını isteyip ayrıldı. Evren iki gün dinlenip yeni takımı Medical Park Trabzonspor'un kampına katılacak. Kadroda yer verilmeyecek bir diğer isim olan Cevher Özer ise dün akşam idmanına katılmayıp kamptan ayrıldı. Kadro dışı kalacak son oyuncunun ise Fatih Solak olması bekleniyor. Öte yandan önceki gün gıda zehirlenmesi geçiren Ender Arslan dün iyileşerek idmana çıktı.
Haber Sabah gazetesinden...
Aslında beklenen ama pek arzu edilmeyen bir ayrılıktı Evren Büker'inki. Özellikle Engin Atsür'ün sakatlığının ardından daha çok zaman bulacağını düşünürken Barış Ermiş'in kadroya ilave edilmesi biraz hayal kırıklığına sebep oldu hem Evren'de hem Evren'den beklentisi olanlarda.
Geçen sene Galatasaray Cafe Crown'da gösterdiği performansla taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanmıştı. Gerçi Kaya Peker'i bile içine almayan Tanjevic denkleminde yer bulacağı pek düşünülmediği için beklenen bir ayrılık bu.
Aynı durum Cevher için de geçerli. Özellikle uzun rotasyonunu (eski) Fenerbahçe Ülker'li oyunculardan kuran Tanjevic için Cevher sadece iyi bir antreman malzemesi olabilirdi. Son senelerde Beşiktaş Cola Turka'da gösterdiği müthiş mücadele onu da 12 Dev Adam arasına itmeye yetmedi.
Umarız önümüzdeki senelerde bu iki oyuncudan çok daha fazla verim alabiliriz.
Şimdi herşeyi geride bırakıp destek olma zamanı. Sıkıntılarımız olsa da evimizde oynayacağımız bu turnuvada madalya neden gelmesin?
Haber Sabah gazetesinden...
Aslında beklenen ama pek arzu edilmeyen bir ayrılıktı Evren Büker'inki. Özellikle Engin Atsür'ün sakatlığının ardından daha çok zaman bulacağını düşünürken Barış Ermiş'in kadroya ilave edilmesi biraz hayal kırıklığına sebep oldu hem Evren'de hem Evren'den beklentisi olanlarda.
Geçen sene Galatasaray Cafe Crown'da gösterdiği performansla taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanmıştı. Gerçi Kaya Peker'i bile içine almayan Tanjevic denkleminde yer bulacağı pek düşünülmediği için beklenen bir ayrılık bu.
Aynı durum Cevher için de geçerli. Özellikle uzun rotasyonunu (eski) Fenerbahçe Ülker'li oyunculardan kuran Tanjevic için Cevher sadece iyi bir antreman malzemesi olabilirdi. Son senelerde Beşiktaş Cola Turka'da gösterdiği müthiş mücadele onu da 12 Dev Adam arasına itmeye yetmedi.
Umarız önümüzdeki senelerde bu iki oyuncudan çok daha fazla verim alabiliriz.
Şimdi herşeyi geride bırakıp destek olma zamanı. Sıkıntılarımız olsa da evimizde oynayacağımız bu turnuvada madalya neden gelmesin?
24 Ağustos 2010 Salı
İnadına İrlanda İnadına Salona...
12 Dev Adam Dünya Basketbol Şampiyonası'ndan önce son sınavını Arjantin karşısında ver(eme)di. Aslında son saniyelere kadar her şey beklenenden iyi gitmişti. Scola ve Oberto gibi çok önemli pota altı silahlarına sahip olan Arjantin'de Oberto'nun pota altından sayı bulamaması yaptığımız sert savunmayla açıklanabilir.
Arjantin'in bench katkısı da tam bir soru işaretiydi. Prigioni dışında baskı altında top çıkarmakta çok zorlandılar. Bizim her maç Hidayet'ten beklediğimiz katkıyı Delfino 30 sayı 8 ribaund (veya istatistiklerde geçtiği şekliyle "hava topu" diyelim) ile Arjantin hanesine yazdırdı. Hidayet'ten benim şahsi beklentim ise bu rakamlara ulaşmasından ziyade son dakikalarda takımı ayakta tutmasıydı. Belki Hidayet'ten beklenilen daha önceleri Harun Erdenay veya İbrahim Kutluay'ın yaptığı gibi skor yükünü çekmesi olabilir ancak o bu görevi her maç üstlenecek bir yapıya veya oyun tarzına sahip değil. Gerçi son saniyelerde de görüldüğü üzere "el yakan" topları potaya gönderme cesaretine ve yeteneğine sahip başka bir oyuncu da yok.
Kerem Gönlüm ise kendisinden beklenmeyen bir pozisyonda beklenenin üzerinde bir performans sergiliyor. Ersan İlyasova rolüne soyunan Kerem'in yaptığı katkı küçümsenemese de yeterli olup olmadığı tartışılır.
Tanjevic ise bu maçta doğru zamanlarda aldığı molalarla alışılmışın dışına çıktı. Fakat o molaların da oyuna katkısını pek göremedik.
Maçın sonunda yaşananlara ise ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Her şey güzel gidiyor dediğimiz anlarda Uğur Özen'in Arjantin aleyhine çaldığı düdüklerle maçın havası bir anda değişti. Fark çift hanelerden bir anda beş sayıya indi ve o son hücumlarda biz daha topu bir kere sektirmeye fırsat bulamadan potamızda beş sayı birden gördük. Hazırlık maçı da olsa "kazanılmış" bir maçın konsantrasyon eksikliğiyle elimizden gitmesi üzerinde durulması gereken bir konu. Turnuva sırasında yapılacak benzer bir hata oyuncularımızın maçların çoğunu tribünden seyretmesine neden olabilir.
İki uzunu da beş faulle oyun dışı kalmış bir takıma karşı içerden oynamamak ise ayrı bir şaşkınlığa sebep oldu bizde. Dış şut sevdası ve uzatma dakikalarında oyuncuların oyuna küsmesi başa baş gidecek maçlarda başımızı ağrıtabilir. Şu kalan bir hafta da oyuncuların turnuvaya "duygusal" olarak da hazırlanmasını beklemek çok mu iyimserlik olur.
Sonuç olarak bu bir hazırlık turnuvasıydı ve amaç eksikleri görmekti ki bol bol görüldü. Altı senede bir türlü giderilemeyen bu eksiklerin bir haftada giderilmesi en büyük umudumuz. Bir çok takıma göre çok daha üstün olduğumuz 3-4-5 numaralı pozisyonları kullanmaktansa daha zayıf kaldığımız kısalarla maç kazanmaya çalışmak bana biraz hayalperestlik gibi görünüyor. Yine de her turnuvanın havası başka olur ve iyi bir başlangıç bizi beklediğimiz noktalara getirebilir.
Biz yaptığımız basit hataları yapmazsak yarı final çok uzak sayılmaz. 28 Ağustos Cumartesi günü oynayacağımız Fildişi Sahilleri maçını sabırsızlıkla bekliyoruz. Artık her şeyi geride bırakıp önümüze bakmamız gerekiyor ve bu çocuklar her türlü desteği hakediyorlar. "İrlandalı" olan olmayan herkesin o salonda bu çocuklara destek olacağını, eleştirinin "anlayana" fayda getirceğini bazıları bilmiyor. Lütfen bilenler bilmeyenlere anlatsın...
Arjantin'in bench katkısı da tam bir soru işaretiydi. Prigioni dışında baskı altında top çıkarmakta çok zorlandılar. Bizim her maç Hidayet'ten beklediğimiz katkıyı Delfino 30 sayı 8 ribaund (veya istatistiklerde geçtiği şekliyle "hava topu" diyelim) ile Arjantin hanesine yazdırdı. Hidayet'ten benim şahsi beklentim ise bu rakamlara ulaşmasından ziyade son dakikalarda takımı ayakta tutmasıydı. Belki Hidayet'ten beklenilen daha önceleri Harun Erdenay veya İbrahim Kutluay'ın yaptığı gibi skor yükünü çekmesi olabilir ancak o bu görevi her maç üstlenecek bir yapıya veya oyun tarzına sahip değil. Gerçi son saniyelerde de görüldüğü üzere "el yakan" topları potaya gönderme cesaretine ve yeteneğine sahip başka bir oyuncu da yok.
Kerem Gönlüm ise kendisinden beklenmeyen bir pozisyonda beklenenin üzerinde bir performans sergiliyor. Ersan İlyasova rolüne soyunan Kerem'in yaptığı katkı küçümsenemese de yeterli olup olmadığı tartışılır.
Tanjevic ise bu maçta doğru zamanlarda aldığı molalarla alışılmışın dışına çıktı. Fakat o molaların da oyuna katkısını pek göremedik.
Maçın sonunda yaşananlara ise ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Her şey güzel gidiyor dediğimiz anlarda Uğur Özen'in Arjantin aleyhine çaldığı düdüklerle maçın havası bir anda değişti. Fark çift hanelerden bir anda beş sayıya indi ve o son hücumlarda biz daha topu bir kere sektirmeye fırsat bulamadan potamızda beş sayı birden gördük. Hazırlık maçı da olsa "kazanılmış" bir maçın konsantrasyon eksikliğiyle elimizden gitmesi üzerinde durulması gereken bir konu. Turnuva sırasında yapılacak benzer bir hata oyuncularımızın maçların çoğunu tribünden seyretmesine neden olabilir.
İki uzunu da beş faulle oyun dışı kalmış bir takıma karşı içerden oynamamak ise ayrı bir şaşkınlığa sebep oldu bizde. Dış şut sevdası ve uzatma dakikalarında oyuncuların oyuna küsmesi başa baş gidecek maçlarda başımızı ağrıtabilir. Şu kalan bir hafta da oyuncuların turnuvaya "duygusal" olarak da hazırlanmasını beklemek çok mu iyimserlik olur.
Sonuç olarak bu bir hazırlık turnuvasıydı ve amaç eksikleri görmekti ki bol bol görüldü. Altı senede bir türlü giderilemeyen bu eksiklerin bir haftada giderilmesi en büyük umudumuz. Bir çok takıma göre çok daha üstün olduğumuz 3-4-5 numaralı pozisyonları kullanmaktansa daha zayıf kaldığımız kısalarla maç kazanmaya çalışmak bana biraz hayalperestlik gibi görünüyor. Yine de her turnuvanın havası başka olur ve iyi bir başlangıç bizi beklediğimiz noktalara getirebilir.
Biz yaptığımız basit hataları yapmazsak yarı final çok uzak sayılmaz. 28 Ağustos Cumartesi günü oynayacağımız Fildişi Sahilleri maçını sabırsızlıkla bekliyoruz. Artık her şeyi geride bırakıp önümüze bakmamız gerekiyor ve bu çocuklar her türlü desteği hakediyorlar. "İrlandalı" olan olmayan herkesin o salonda bu çocuklara destek olacağını, eleştirinin "anlayana" fayda getirceğini bazıları bilmiyor. Lütfen bilenler bilmeyenlere anlatsın...
20 Ağustos 2010 Cuma
Tercümansız, Türkçe sövecek biri lazım bize...
Benim ümidim kalmadı. Bu Frank Rijkaard Türkiye'ye fazla. Karpaty Lviv maçı bunu gösterdi. Acı ama gerçek bu.
Dikkat ettim dün ilk defa tribün tepkisi teknik direktöre değil oyuncuya yöneldi ve haklıydı da... İşin daha da kötüsü yabancı oyuncular alkışlandı (sonuna kadar hakederek) ve "bizim" yerliler ıslıklandı (malesef yine hakederek).
Dün akşam "Güzel oyun futbol"un Türkiye'ye veda gecesi gibiydi. Çünkü bu "güzel oyun" malesef bizim futbolcularımızla olmuyor, olamıyor... Hızlı pas, tek pas, ayağa pas... Beğenin veya beğenmeyin Dünya'nın belli başlı bir kaç antrenöründen biri olan Rijkaard'ın futbolculardan isteği bu ve ne kadar basit değil mi? Değil. Nesini anlamıyor futbolcular bilmiyorum ama işte bu kadar basit olmuyor...
"Hızlı pas" diyor adam, futbolcu önce sağına sonra soluna dönüyor, o arada topu kontrol etmeye çalışıyor, zaten iş işten geçmiş oluyor...
"Tek pas" diyor adam, futbolcu bu sefer önce soluna sonra sağına dönüyor, yine top dolaşıyor ayağa, "ah be top, dolaşma ayak altında işte"...
"Ayağa pas" diyor adam, en acıklısı da bu... O top ya beş metre öne ya iki metre geriye gidiyor ya da başın bir metre üstünden geçiyor... Olmuyor işte...
Rijkaard boş gözlerle izlemeye başlıyor olanları. Bir yandan kafası başka yerlere gidiyor; "Hakikaten! Bu Sivas'taki adam niye habire üzerime yürüyor?" Vallahi bilsem cevabını ben yazacağım ama ben de bilmiyorum!
Aynı anda Neeskens kağıda kaleme sarılmış bir senedir aynı taktikleri anlattığı oyuncuya oyuna girmeden hala bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bir ümit bu sefer anlar diye... Olmuyor... Dönüyor önce ansiklopedi kıvamına gelmiş taktik tahtasına bakıyor, sonra oyuncuya bakıyor, vazgeçiyor, "gir oyuna" diyor oyuncuya... Olmayacağını bile bile... "Kader"i öğreniyor Türkiye'de...
Takım taç atamıyor, duran topta yerini bulamıyor, pas atamıyor, top durduramıyor, verkaç yapamıyor, nereye koşacağını bilemiyor... Kötü niyetli olsan bu futbolcular teknik direktörü göndermek istiyor diyeceksin, diyemiyorsun... Sakın bunları teknik direktör öğretir demeyin. 18-19 yaşında bunları yapamayana futbolcu demiyorlar yeryüzünde. O yüzden "A" takım diyorlar son yaş grubuna. Temel eğitimini tamamlamış futbolcu topluluğu olması gerekiyor. Nerede görülmüş profesyonel futbolcuya A takımda taç nasıl atılır öğretildiği.
Öte yandan yabancı futbolcu futbolu biliyor. Dün gece Kewell iki asistini de bakmadan yaptı. Basit düşündü. Orta yaparken topun atılacağı üç yer vardır. Ön direk, arka direk, penaltı noktası... Kewell pasını atarken bu noktalara oyuncu gider diyerek gönderdi topları, 2 metre arkasına değil tam oraya. Orada olması gerektiğini bilen tek futbolcu vardı sahada, Baros. Oradaydı ve golleri attı. Bu kadar basitti aslında. Nereye atması gerektiğini bilen bir adam tam oraya atabildi ve orada olması gereken adam oradaydı... Bu kadar basit onlar için futbol.
Aynı Rijkaard geldiğinden beri sağ bek istiyor mesela. Sağ bek olmayan Sabri'yle idare et diyorlar, üstüne Uğur'u satıyorlar. Transfer var mı? Yok.
Golcü gerekiyor, Nonda'yı gönderiyorlar, gelen var mı? Yok. (Mehmet Batdal geldi desen o tribün beni de ıslıklar. İstekleri çok basit; bayat balık gibi bakan adam istemiyorlar, gözünden ateş çıksın istiyorlar)
Ağustos'un 20'si olmuş ihtiyaç duyulan transferler yapılmamış, Rijkaard "bir sorun var herhalde, transferler yapılmadı" diyor tercüman çevirmiyor. Ayıp olmasın yönetime diye. Ama taraftara ayıp oluyor ve taraftar bunu farkediyor...
Rijkaard'ın Galatasaray'a en büyük belki de tek iyiliği bu oldu. Taraftar bu yalnız adamın ne kadar basit şeyler istediğini ama yapılmadığını anladı. Taraftar teknik direktör göndermekle bu işin çözülmeyeceğini anladı. Taraftar sıkıntının başka yerde olduğunu anladı. Bu yüzden dün ilk defa Rijkaard'a değildi tepkisi. Adnan Sezgin ve yerli futbolcuları ıslıkladı. Taraftar dün gece uykusundan uyandı. Darısı yönetime...
Rijkaard saat geç olmadan sen dön ülkene! Söylemedi deme, bunlar seni üç vakte havaalanına bırakırlar. Git kendini kurtar. Sen git ki Galatasaray'ın başına bizden biri gelsin. "Vatan, millet, sakarya" ile çıkarsın oyuncuları sahaya, devrede de ana avrat düz gitsin. Başka dilden anlamıyoruz biz. Tercümansız, Türkçe sövecek biri lazım bize...
Dikkat ettim dün ilk defa tribün tepkisi teknik direktöre değil oyuncuya yöneldi ve haklıydı da... İşin daha da kötüsü yabancı oyuncular alkışlandı (sonuna kadar hakederek) ve "bizim" yerliler ıslıklandı (malesef yine hakederek).
Dün akşam "Güzel oyun futbol"un Türkiye'ye veda gecesi gibiydi. Çünkü bu "güzel oyun" malesef bizim futbolcularımızla olmuyor, olamıyor... Hızlı pas, tek pas, ayağa pas... Beğenin veya beğenmeyin Dünya'nın belli başlı bir kaç antrenöründen biri olan Rijkaard'ın futbolculardan isteği bu ve ne kadar basit değil mi? Değil. Nesini anlamıyor futbolcular bilmiyorum ama işte bu kadar basit olmuyor...
"Hızlı pas" diyor adam, futbolcu önce sağına sonra soluna dönüyor, o arada topu kontrol etmeye çalışıyor, zaten iş işten geçmiş oluyor...
"Tek pas" diyor adam, futbolcu bu sefer önce soluna sonra sağına dönüyor, yine top dolaşıyor ayağa, "ah be top, dolaşma ayak altında işte"...
"Ayağa pas" diyor adam, en acıklısı da bu... O top ya beş metre öne ya iki metre geriye gidiyor ya da başın bir metre üstünden geçiyor... Olmuyor işte...
Rijkaard boş gözlerle izlemeye başlıyor olanları. Bir yandan kafası başka yerlere gidiyor; "Hakikaten! Bu Sivas'taki adam niye habire üzerime yürüyor?" Vallahi bilsem cevabını ben yazacağım ama ben de bilmiyorum!
Aynı anda Neeskens kağıda kaleme sarılmış bir senedir aynı taktikleri anlattığı oyuncuya oyuna girmeden hala bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bir ümit bu sefer anlar diye... Olmuyor... Dönüyor önce ansiklopedi kıvamına gelmiş taktik tahtasına bakıyor, sonra oyuncuya bakıyor, vazgeçiyor, "gir oyuna" diyor oyuncuya... Olmayacağını bile bile... "Kader"i öğreniyor Türkiye'de...
Takım taç atamıyor, duran topta yerini bulamıyor, pas atamıyor, top durduramıyor, verkaç yapamıyor, nereye koşacağını bilemiyor... Kötü niyetli olsan bu futbolcular teknik direktörü göndermek istiyor diyeceksin, diyemiyorsun... Sakın bunları teknik direktör öğretir demeyin. 18-19 yaşında bunları yapamayana futbolcu demiyorlar yeryüzünde. O yüzden "A" takım diyorlar son yaş grubuna. Temel eğitimini tamamlamış futbolcu topluluğu olması gerekiyor. Nerede görülmüş profesyonel futbolcuya A takımda taç nasıl atılır öğretildiği.
Öte yandan yabancı futbolcu futbolu biliyor. Dün gece Kewell iki asistini de bakmadan yaptı. Basit düşündü. Orta yaparken topun atılacağı üç yer vardır. Ön direk, arka direk, penaltı noktası... Kewell pasını atarken bu noktalara oyuncu gider diyerek gönderdi topları, 2 metre arkasına değil tam oraya. Orada olması gerektiğini bilen tek futbolcu vardı sahada, Baros. Oradaydı ve golleri attı. Bu kadar basitti aslında. Nereye atması gerektiğini bilen bir adam tam oraya atabildi ve orada olması gereken adam oradaydı... Bu kadar basit onlar için futbol.
Aynı Rijkaard geldiğinden beri sağ bek istiyor mesela. Sağ bek olmayan Sabri'yle idare et diyorlar, üstüne Uğur'u satıyorlar. Transfer var mı? Yok.
Golcü gerekiyor, Nonda'yı gönderiyorlar, gelen var mı? Yok. (Mehmet Batdal geldi desen o tribün beni de ıslıklar. İstekleri çok basit; bayat balık gibi bakan adam istemiyorlar, gözünden ateş çıksın istiyorlar)
Ağustos'un 20'si olmuş ihtiyaç duyulan transferler yapılmamış, Rijkaard "bir sorun var herhalde, transferler yapılmadı" diyor tercüman çevirmiyor. Ayıp olmasın yönetime diye. Ama taraftara ayıp oluyor ve taraftar bunu farkediyor...
Rijkaard'ın Galatasaray'a en büyük belki de tek iyiliği bu oldu. Taraftar bu yalnız adamın ne kadar basit şeyler istediğini ama yapılmadığını anladı. Taraftar teknik direktör göndermekle bu işin çözülmeyeceğini anladı. Taraftar sıkıntının başka yerde olduğunu anladı. Bu yüzden dün ilk defa Rijkaard'a değildi tepkisi. Adnan Sezgin ve yerli futbolcuları ıslıkladı. Taraftar dün gece uykusundan uyandı. Darısı yönetime...
Rijkaard saat geç olmadan sen dön ülkene! Söylemedi deme, bunlar seni üç vakte havaalanına bırakırlar. Git kendini kurtar. Sen git ki Galatasaray'ın başına bizden biri gelsin. "Vatan, millet, sakarya" ile çıkarsın oyuncuları sahaya, devrede de ana avrat düz gitsin. Başka dilden anlamıyoruz biz. Tercümansız, Türkçe sövecek biri lazım bize...
8 Ağustos 2010 Pazar
Demirel’in Millileri ve İrlandalı Bizler…
Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel’in bugün Hürriyet Gazetesi Pazar ekinde bir röportajı vardı.
Meriç Tunca pazar tatili kıvamında sorular sormuş Turgay Demirel’de her zamanki gibi kendisini ay-yıldız ile özdeşleştirerek başımda ağrılar yaratan cevaplar vermiş. Bir de “espri” eklemiş; İrlanda pasaportlular maça gelmesin (!)…
Milli Takım’ın sahibi Demirel değil…
Sayın Turgay Demirel bu politikaları 18 senedir yıllandığı koltuğunda iyi öğrenmiş. Federasyon’u eleştirenler Milli Takım’a destek vermiyor gibi ipe sapa gelmez bir sonuç çıkarmış. 12 Dev Adam’ı tekeline almış. Turgay Demirel’i beğenmeyen milli maçları seyretmesin! Eleştirenler Milli Takım’ın durumunu görüp sebep olduğunuz yıkımlardan en az zararla nasıl çıkarız diye düşünüyorlar. Milli Takım Turgay Demirel’in şahsi takımı değildir, 70 milyonun takımıdır ve o 70 milyon ne söylerse söylesin sizin bu takıma verdiğiniz zarardan daha fazla zarar veremez…
Preldzic için Fenerbahçe’ye kıyak geçildi…
Kimse itiraz etmesin. “Preldzic’i Fenerbahçe için değil Milli Takım için Türk yaptık” demişsiniz, inanmadık. Sayın Demirel, Milli Takım kampta Preldzic nerede? Şimdi Fenerbahçe Ülker’e yapılan kıyak sebebiyle Galatasaray Café Crown’ın sırada olduğunu biliyoruz. Ardından diğer takımlar da gelecek mutlaka. Ligde bulunan 16 takım da bu uygulamaya bir iki sene içinde geçecek, sonuçta onların da hakları…Bu saçma sapan kararla Beko Basketbol Ligi’nde forma giyebilecek (her takım hakkını kullanırsa) 16 Türk oyuncunun önünü kapattığınızı nasıl görmezsiniz?
Mehmet Okur’u daha önce Milli Takım’a almayan kimdi?
Rüya Takım’ın gelmemesi konusunda yine balık hafızalılar için bir cevap vermiş, şaşırdım kaldım… Yıldızların eksikliğini dert etmememiz gerektiğini söylemiş. Ne de olsa bizde de (kendi ifadesiyle) “NBA yıldızı” Mehmet Okur eksikmiş ama dert etmiyormuşuz. Bizim millet bu kadar saf mı anlamıyorum. Mehmet Okur’u en formda olduğu dönemde Milli Takım’a almayan başkası mıydı Sayın Demirel? Ayrıca doping cezası nedeniyle bir senedir maç yapmamış bir Kerem Gönlüm’ü takıma alıp şu anda Türkiye’nin en önemli uzunu Kaya Peker’i takım dışında bırakan kimdir?
Şampiyona sırasında Abdi İpekçi’nin parkeleri Sinan Erdem’e taşınacak!
Gururla tanıttıkları spor salonlarının durumu ise ayrı bir hikaye… Sinan Erdem Salonu için şöyle söylemiş Harun Erdenay: “Parkeler, basketbol kalitesini olumsuz etkileyecek düzeyde kalitesiz. Bu yüzden değiştirilmesi gerekiyor. Bunun için ilk raundun oynanacağı Abdi İpekçi Salonu’ndaki karşılaşmalar tamamlandıktan sonra bu salondaki parkelerin sökülerek Sinan Erdem Salonu’na monte edilmesi gündemde. Böyle olursa finallerde bir sıkıntı olmaz.” Bu çözümü nasıl buldular gerçekten benim kafam almıyor. Parkeler yenilenecek deseler bile problemin kabullenilmesi açısından olumlu bulunabilirdi ama parke taşıma işi hakikaten inanılmaz…Haber için; http://salsabasket.blogspot.com/2010/08/sinan-erdemde-parkeler-degisecek.html
Sonuç olarak Sayın Demirel ay-yıldız kalkanının ardına saklanıp bunlardan kurtulamazsınız! Sizi bu federasyonun başında görmek istemeyenler İrlandalı değil son derece vatansever insanlardır…Önce Meriç Tunca’nın sorduğu kadife gibi soruları değil, can acıtan sorulara açıklık getirin…
Pazar Pazar size de baş ağrılarına maruz bırakmak istemem ama meraklılar için röportajın web adresi de aşağıda;
http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/15506023.asp?gid=373
Meriç Tunca pazar tatili kıvamında sorular sormuş Turgay Demirel’de her zamanki gibi kendisini ay-yıldız ile özdeşleştirerek başımda ağrılar yaratan cevaplar vermiş. Bir de “espri” eklemiş; İrlanda pasaportlular maça gelmesin (!)…
Milli Takım’ın sahibi Demirel değil…
Sayın Turgay Demirel bu politikaları 18 senedir yıllandığı koltuğunda iyi öğrenmiş. Federasyon’u eleştirenler Milli Takım’a destek vermiyor gibi ipe sapa gelmez bir sonuç çıkarmış. 12 Dev Adam’ı tekeline almış. Turgay Demirel’i beğenmeyen milli maçları seyretmesin! Eleştirenler Milli Takım’ın durumunu görüp sebep olduğunuz yıkımlardan en az zararla nasıl çıkarız diye düşünüyorlar. Milli Takım Turgay Demirel’in şahsi takımı değildir, 70 milyonun takımıdır ve o 70 milyon ne söylerse söylesin sizin bu takıma verdiğiniz zarardan daha fazla zarar veremez…
Preldzic için Fenerbahçe’ye kıyak geçildi…
Kimse itiraz etmesin. “Preldzic’i Fenerbahçe için değil Milli Takım için Türk yaptık” demişsiniz, inanmadık. Sayın Demirel, Milli Takım kampta Preldzic nerede? Şimdi Fenerbahçe Ülker’e yapılan kıyak sebebiyle Galatasaray Café Crown’ın sırada olduğunu biliyoruz. Ardından diğer takımlar da gelecek mutlaka. Ligde bulunan 16 takım da bu uygulamaya bir iki sene içinde geçecek, sonuçta onların da hakları…Bu saçma sapan kararla Beko Basketbol Ligi’nde forma giyebilecek (her takım hakkını kullanırsa) 16 Türk oyuncunun önünü kapattığınızı nasıl görmezsiniz?
Mehmet Okur’u daha önce Milli Takım’a almayan kimdi?
Rüya Takım’ın gelmemesi konusunda yine balık hafızalılar için bir cevap vermiş, şaşırdım kaldım… Yıldızların eksikliğini dert etmememiz gerektiğini söylemiş. Ne de olsa bizde de (kendi ifadesiyle) “NBA yıldızı” Mehmet Okur eksikmiş ama dert etmiyormuşuz. Bizim millet bu kadar saf mı anlamıyorum. Mehmet Okur’u en formda olduğu dönemde Milli Takım’a almayan başkası mıydı Sayın Demirel? Ayrıca doping cezası nedeniyle bir senedir maç yapmamış bir Kerem Gönlüm’ü takıma alıp şu anda Türkiye’nin en önemli uzunu Kaya Peker’i takım dışında bırakan kimdir?
Şampiyona sırasında Abdi İpekçi’nin parkeleri Sinan Erdem’e taşınacak!
Gururla tanıttıkları spor salonlarının durumu ise ayrı bir hikaye… Sinan Erdem Salonu için şöyle söylemiş Harun Erdenay: “Parkeler, basketbol kalitesini olumsuz etkileyecek düzeyde kalitesiz. Bu yüzden değiştirilmesi gerekiyor. Bunun için ilk raundun oynanacağı Abdi İpekçi Salonu’ndaki karşılaşmalar tamamlandıktan sonra bu salondaki parkelerin sökülerek Sinan Erdem Salonu’na monte edilmesi gündemde. Böyle olursa finallerde bir sıkıntı olmaz.” Bu çözümü nasıl buldular gerçekten benim kafam almıyor. Parkeler yenilenecek deseler bile problemin kabullenilmesi açısından olumlu bulunabilirdi ama parke taşıma işi hakikaten inanılmaz…Haber için; http://salsabasket.blogspot.com/2010/08/sinan-erdemde-parkeler-degisecek.html
Sonuç olarak Sayın Demirel ay-yıldız kalkanının ardına saklanıp bunlardan kurtulamazsınız! Sizi bu federasyonun başında görmek istemeyenler İrlandalı değil son derece vatansever insanlardır…Önce Meriç Tunca’nın sorduğu kadife gibi soruları değil, can acıtan sorulara açıklık getirin…
Pazar Pazar size de baş ağrılarına maruz bırakmak istemem ama meraklılar için röportajın web adresi de aşağıda;
http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/15506023.asp?gid=373
6 Ağustos 2010 Cuma
Aykut Cim Bom’a Rijkaard Fener’e!
Galatasaray OFK Belgrad rövanşını beş golle aşarak play-off turuna kaldı. Mehmet Batdal ilk resmi golünü attı, Harry Kewell uzun bir sonra Milan Baros’un yokluğunda golcü sıkıntısına care olabileceğini gösterdi… Ancak fizik kondisyon yetersizliği göze çarpıyordu.
Aslında ilk maçın skoru 5-1 olsa kimse yadırgamazdı. Çünkü rövanşa nazaran ilk maçta oynanan oyun bunu daha fazla hakediyordu. Sonuçta Belgrad ekibi son derece mütevazi bir takım. Young Boys kadar organize değiller ve teknik açıdan da onların üzerinde sayılmazlar.
Bir parantez açarak şunu da ekleyebiliriz Young Boys aslında Rijkaard’ın oynatmak istediği düzende oynuyor. Hızlı paslar, araya atılan toplar, toplu hücum, toplu savunma, total futbolun tüm gereklerini yerine getiriyorlar, sadece biraz daha yetenekli ayaklara ihtiyaçları var. Galatasaray transfer için dünya turuna çıkmışken sadece Lorik Cana’nın maliyetine komşunun rakibinden 2-3 tane istediği özellikte oyuncu alabilirdi. Transfer sezonu devam ederken hatırlatmış olalım…
Tekrar Galatasaray’a dönersek; Savunma 5-1’lik galibiyete karşılık hala S.O.S. veriyor. Böylesine zayıf rakipler bu kadar pozisyon bulabiliyorsa üst turlarda sıkıntı daha da büyüyeceğe benziyor. Ağustos ayına geldik hala transferler sonuçlanmadı, bu konuda Rijkaard’a yüklenmenin bir alemi yok. Bu konuda şikayette bulunacaklar için adres Adnan Polat ve Adnan Sezgin.
Gelelim oyunculara; Mustafa Sarp müthiş mücadele ediyor ancak ondan daha iyi bir futbol beklemek hata olur. Çünkü teknik kapasitesi buraya kadar. Maçtaki asisti göz doldurdu ancak Rijkaard’ın istediği ayağa pas yapan orta saha oyuncusu görüntüsünden uzak. Hiç bir zaman da yaklaşamayacak. Bu onun kötü futbolcu olduğunu göstermez sadece bu düzene uymuyor… Tıpkı Servet Çetin gibi. Savunmadan top çıkaramadığı için yaptığı hatalar ciddi problemler doğuruyor ve bu hatalar Aykut’un kale çizgisine yapışık oyunu ile birleşince seyredenlerin yürekleri sürekli ağızlarına geliyor.
Aslında ilk maçın skoru 5-1 olsa kimse yadırgamazdı. Çünkü rövanşa nazaran ilk maçta oynanan oyun bunu daha fazla hakediyordu. Sonuçta Belgrad ekibi son derece mütevazi bir takım. Young Boys kadar organize değiller ve teknik açıdan da onların üzerinde sayılmazlar.
Bir parantez açarak şunu da ekleyebiliriz Young Boys aslında Rijkaard’ın oynatmak istediği düzende oynuyor. Hızlı paslar, araya atılan toplar, toplu hücum, toplu savunma, total futbolun tüm gereklerini yerine getiriyorlar, sadece biraz daha yetenekli ayaklara ihtiyaçları var. Galatasaray transfer için dünya turuna çıkmışken sadece Lorik Cana’nın maliyetine komşunun rakibinden 2-3 tane istediği özellikte oyuncu alabilirdi. Transfer sezonu devam ederken hatırlatmış olalım…
Tekrar Galatasaray’a dönersek; Savunma 5-1’lik galibiyete karşılık hala S.O.S. veriyor. Böylesine zayıf rakipler bu kadar pozisyon bulabiliyorsa üst turlarda sıkıntı daha da büyüyeceğe benziyor. Ağustos ayına geldik hala transferler sonuçlanmadı, bu konuda Rijkaard’a yüklenmenin bir alemi yok. Bu konuda şikayette bulunacaklar için adres Adnan Polat ve Adnan Sezgin.
Gelelim oyunculara; Mustafa Sarp müthiş mücadele ediyor ancak ondan daha iyi bir futbol beklemek hata olur. Çünkü teknik kapasitesi buraya kadar. Maçtaki asisti göz doldurdu ancak Rijkaard’ın istediği ayağa pas yapan orta saha oyuncusu görüntüsünden uzak. Hiç bir zaman da yaklaşamayacak. Bu onun kötü futbolcu olduğunu göstermez sadece bu düzene uymuyor… Tıpkı Servet Çetin gibi. Savunmadan top çıkaramadığı için yaptığı hatalar ciddi problemler doğuruyor ve bu hatalar Aykut’un kale çizgisine yapışık oyunu ile birleşince seyredenlerin yürekleri sürekli ağızlarına geliyor.
Aynı şeyleri Sabri için de söyleyebiliriz. Dün savunmada yaptığı hatalar inanılmazdı. Fakat yine suçlu olarak Sabri’yi görmemek lazım. Çünkü orası onun gerçek yeri değil. Ancak senelerdir daha iyi bir sağ bek alınamadığı için iş ona düşüyor. Orta sahada Rijkaard’ın isteklerine bir çok oyuncudan daha fazla cevap verebilecek yeteneklere sahip.
Sonuç olarak Galatasaray’da oyuncularla sistem birbirini tutmuyor. Bunu Frank Rijkaard’da geldiğinden beri anlatmaya çalışıyor ama şu ana kadar dinleyeni pek olmadı. Elindeki oyuncular ya çok savunma ağırlıklı ya da tam hücum oyuncusu. Fenerbahçe’nin sahip olduğu Emre Belözoğlu, Mehmet Topuz ve Özer Hurmacı gibi çift yönlü oyuncular kadroda olmayınca sistem de oturmuyor. Gerçi bu oyuncuların da Aykut Kocaman’ın savunma ağırlıklı sistemine uyduğu da söylenemez. Ne dersiniz? İki ezeli rakip arasında gerçekleşecek bir Teknik Direktör takası iki takımı da daha yukarı taşımaz mı? Ne de olsa iki teknik adamın da ihtiyacı olan futbolcular ezeli rakiplerinde…
1 Ağustos 2010 Pazar
Hangi Altyapı?
Buca Futbol Akademisi…Son günlerin en popüler altyapı kurumu. Detaylı bilgiyi http://www.bucagenc.org/ adresinde de bulabilirsiniz. Türkiye’nin en önemli futbol projelerinden. Bucaspor altyapısı 2006 yılında Buca Futbol Akademisi adı altında bir futbol okulu haline gelmiş.
Buraya kadar herşey normal ve futbol romantizmi sınırları içinde umut saçıyor. Fakat bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım;
BUCASPOR 2010-2011 Transfer sezonu – Gelenler (kaynak: ntvspor.net)
Bülent Uygun (Teknik Direktör)
Musa Aydın (Sivasspor) - Orta saha
Stjepan Tomas (Gaziantepspor) - Defans
Atahan Menekşe (Kocaelispor) - Defans
Carlos Alberto Fernandes (Rio Ave) - Kaleci
Victor Mendy (Metz) - Forvet
Jerko Leko (Monaco) - Orta saha
Landry Mulemo (Standart Liege) - Defans
Ömer Kahveci (Adana Demirspor) - Kaleci
İbrahim Dağaşan (Sivasspor) - Orta saha
Eduardo Fernandes Dady - (Osasuna) - Forvet
Orhan Ak (Antalyaspor) - Defans
Ragıp Başdağ (Eskişehirspor) - Orta saha
Emre Aktaş (Adanaspor-Kiralık) - Forvet
Manucho (Real Valladolid) - Forvet
Onur Tuncer (Boluspor) - Orta saha
Kamil Ahmet Çörekçi (Millwall) - Orta saha
Serkan Atak (Hacettepe) - Orta saha
Kadir Atkın (Altınordu)
Ergun Cengiz (Yeni Malatyaspor)
...yedisi yabancı toplam ondokuz oyuncu ile anlaşmış Bucaspor. Futbol Akademisi’nden gelinen noktada tüm A takım transfer yoluyla kulübe satın alınmış. Teknik Direktör de cabası…Akademinin hali bu olduktan sonra varın siz düşünün Türk Futbolu’nın halini. Bizde hala “altyapı” kavramı tesisleşmenin ötesine geçebilmiş değil.
“Büyük” takımlarda durum farklı mı? Hayır değil…
Altyapısıyla en çok övünen Galatasaray’ın şu anda kadrosunda Sabri ve Arda dışında (belki biraz da Emre Çolak) oynayan futbolcusu yok. O çok övünülen altyapı ürünlerini sadece sezon öncesi hazırlık kamplarında kafile sayısını denklemek için kullanıyorlar. Ha unutmadan, bir de saçlarını “geleneksel” olarak kazıyıp medyanın önüne malzeme olarak sürüyorlar, anlayacağınız Galatasaray'da da durum "kel"...
Beşiktaş’ta göze çarpan tek isim Necip Uysal. Onun da şansı kadrodaki yabancı bolluğu ve yerli kadronun yetersizliği…
Fenerbahçe’de ise konuşulacak kimse yok malesef. Siz sormadan hatırlatalım; Volkan Demirel Kartalspor’dan 22 yaşında, Semih Şentürk ise Özçamdibispor’dan 16 yaşında katılmış kulübe…
Diğer spor dallarında da durum farklı değil. En popüler sporcularımız; Elvan Abeylegesse, Alemitu Bekele, Melis May, Marsel İlhan (Özbek asıllı olduğunu öğrendiğimde pek şaşırmadım), Ersan İlyasova, Mehmet Aurelio, Emir Preldzic (durumu netleşmese de bu listeye girmeyi hak ediyor!) ve daha niceleri…
PAF liginin A2 rezerv lige dönüşmesi veya Buca Futbol Akademisi gibi kurumlar gerçek anlamda işlemediği sürece, Arda Turan’ı, Tuncay Şanlı’yı hatta Derya Büyükuncu’yu yerden yere vurup yukarıda bahsi geçen sporcuların peşinden koştuğumuz sürece, Nevin Yanıt’ın muhteşem başarısı hazırlık maçlarından sonra haber olarak verildiği sürece bir arpa boyu yol alamayız…
Not: Nevin Yanıt’ın haberini aldıktan sonra internette “ya o da yabancı uyrukluysa” diye özgeçmiş araştırması yapmak bile sporumuzun geldiği nokta açısından çok acı veriyor…
Etiketler:
Bucaspor altyapı spor toto süper lig
30 Temmuz 2010 Cuma
Fenerbahçe mi Galatasaray mı?
Belki de asrın sorusudur; Fenerbahçe mi, Galatasaray mı?
Biz şimdilik sadece Avrupa Kupası performanslarını ve yeni transferleri konuşalım...
Her iki takımın oynadıkları karşılaşmalar karbon kağıdından çıkmış gibiydi. Ev sahibi takımlardan Young Boys Fenerbahçe karşısında Galatasaray ise OFK Belgrad karşısında futbol olarak çok üstündüler. Ancak iki maçın skoru da 2-2 ile deplasman takımlarına yaradı.
Fenerbahçe'nin şu ana kadar oynadığı oyun hiç kimseyi tatmin etmedi. Buna on kişi ile Galatasaray'ı 1-0 yendikleri Dostluk (!) Kupası maçı da dahil. Young Boys maçından sonra herkesin fikri aynıydı; Fenerbahçe'yi ilahlar korudu... Stoch dışında sahada hiç kimse bırakın koşmayı yürümüyordu bile. Young Boys gibi mütevazi bir takım Fenerbahçe karşısında 30 (yazıyla otuz) şut bulabiliyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Şu anda Aykut Kocaman'ı koruyan kamuflaj kazanılan Galatasaray karşılaşmasıdır. Neden derseniz;
Efendim Lugano Dünya Kupası'da çok başarılı olmuş tatil yapıyormuş. Uruguay takımının yıldızı Suarez, Lugano daha tatilden dönmeden takımı Ajax'ta maça çıkıyorsa bu işte bir hata vardır.
Emre kendi kafasına göre antremanı yarıda bırakıp gidiyorsa, oyundan alındım diye hocasına tafra yapabiliyorsa bu işte bir hata vardır.
Colin Kazım o ikinci sarı kartı görüp üstüne bir de "sarı kart olduğunu biliyorum ama hakem yerse diye yaptım" tadında açıklama yapabiliyorsa bu işte bir hata vardır.
Bilica hala futboldan uzak, tekme ve yumruklarıyla konuşuluyorsa bu işte bir hata vardır.
Ve bu olayların, disiplinsizliklerin tümünden o takımın başı sorumlu ise Aykut Kocaman'ın ciddi bir sorunu var demektir. Aykut Kocaman Ankaraspor'da çok başarılı bir dönem geçirmiş olabilir ancak Ankara'da çalıştırdığı futbolcular ile Fenerbahçe'de çalıştırdığı futbolcular arasında çok ciddi kalite ve kalibre farkı var. Şu anda Fenerbahçe'de oynayan bir çok futbolcu, "futbolcu Aykut"un bugüne kadar kazandığı sportif başarıların çok üstünde yerlere gelmiş oyuncular. Aykut Kocaman bu takımı idare edebilmek istiyorsa ciddi ve radikal önlemler almak zorunda. Aksi takdirde sonu Bülent Korkmaz gibi olabilir.
Galatasaray'a gelince...orada da işler çok iyi gitmiyor. OFK Belgrad karşılaşmasının ilk yarısı işlerin rayına girdiğini gösteriyordu. Pozisyon vermeden oynanan 45 dakika tüm taraftarları mest etti, sadece gol vuruşlarındaki beceriksizlik göze çarpıyordu. Ancak ikinci yarı ile birlikte belki de yorgunlukla beraber Gerets'ten beri beceremediği temposuz oyuna döndü. Yediği ilk gol ne kadar şanssızlık da olsa ikinci golün hiç bir özrü olamaz. Defansın uyuması dışında Aykut'un kaleyi terketmeme hastalığı da nüksedince o gol kaçınılmaz oldu. Aykut, Turgay Şeren döneminin kalecilerine benziyor. Kale çizgisinden üç adım uzaklaşmaya korkuyor ve bu takımın ciddi tehlikeler yaşamasına sebep oluyor.
Yeni transfer Pino, Keita'nın boşluğunu dolduracak gibi. En azından oyunda kaldığı kısa süre içinde güzel bir futbol sergiledi. Mehmet Batdal ise kaçırdıklarıyla taraftara Hakan Şükür'ü andırıyor. Umarım bir gün golleriyle de Hakan Şükür'ü hatırlatır bize.
Ve Rijkaard... Barcelona geçmişine ve Dünya'nın en iyi ve elit teknik direktörleri arasında gösterilmesine bir itiraz yok. Oynattığı hücum futbolu da Galatasaray taraftarınız izlemek istediği futbol. Fakat oyunun sadece Arda üzerine kurulması, takımın bir türlü düşük tempolu oyunu becerememesi, oyuncuların pozisyon hataları gözlerin yine o takımın teknik direktörüne çevrilmesine sebep oluyor. Evet, tam Lucescu'luk oyuncular olan Mustafa Sarp, Barış veya Ayhan'dan bir Xavi, bir Iniesta yaratmak mümkün değildir, haklıdır. Ama elindeki oyuncuları en iyi şekilde değerlendirmek de teknik direktörün yapacağı iştir. Bir oyun planı üzerinde bu diretmek yavaş yavaş zarar vermeye başladı Galatasaray'a.
Rijkaard 4 sene bekleyip bir UEFA kupası daha kazandıracaksa kimsenin itirazı olmaz. Yok ben sene sonu gidiyorum diyorsa yönetimin şimdiden önlem alması gerekir. Madem bir proje ortaya koyuyorsunuz, o zaman Rijkaard sonrası takımı teslim edeceğiniz kişiyi şimdiden belirlemeniz lazım. Hatta gerekirse Rijkaard'ın yanına yardımcı diye oturtmanız lazım. Sene sonu bakarız, kim öle kim kala diyorsanız bu sefer genel kurulun yönetimi gözden geçirmesi gerekir...
Sonuç olarak iki takım da sezona hazır değil. Fenerbahçe ilk maçı depasmanda oynadığı için daha avantajlı. Önümüzde 1 hafta süre var. Seyrettiğimiz futbol bir adım ileri gidemezse iki takım da elde bir şey kalmayacağı için "Dünya Derbisi"ni beklemeye başlayacak. Çünkü ellerinde taraftarı avutacak ve kendilerini kurtaracak bir şey kalmayacak...
Biz şimdilik sadece Avrupa Kupası performanslarını ve yeni transferleri konuşalım...
Her iki takımın oynadıkları karşılaşmalar karbon kağıdından çıkmış gibiydi. Ev sahibi takımlardan Young Boys Fenerbahçe karşısında Galatasaray ise OFK Belgrad karşısında futbol olarak çok üstündüler. Ancak iki maçın skoru da 2-2 ile deplasman takımlarına yaradı.
Fenerbahçe'nin şu ana kadar oynadığı oyun hiç kimseyi tatmin etmedi. Buna on kişi ile Galatasaray'ı 1-0 yendikleri Dostluk (!) Kupası maçı da dahil. Young Boys maçından sonra herkesin fikri aynıydı; Fenerbahçe'yi ilahlar korudu... Stoch dışında sahada hiç kimse bırakın koşmayı yürümüyordu bile. Young Boys gibi mütevazi bir takım Fenerbahçe karşısında 30 (yazıyla otuz) şut bulabiliyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Şu anda Aykut Kocaman'ı koruyan kamuflaj kazanılan Galatasaray karşılaşmasıdır. Neden derseniz;
Efendim Lugano Dünya Kupası'da çok başarılı olmuş tatil yapıyormuş. Uruguay takımının yıldızı Suarez, Lugano daha tatilden dönmeden takımı Ajax'ta maça çıkıyorsa bu işte bir hata vardır.
Emre kendi kafasına göre antremanı yarıda bırakıp gidiyorsa, oyundan alındım diye hocasına tafra yapabiliyorsa bu işte bir hata vardır.
Colin Kazım o ikinci sarı kartı görüp üstüne bir de "sarı kart olduğunu biliyorum ama hakem yerse diye yaptım" tadında açıklama yapabiliyorsa bu işte bir hata vardır.
Bilica hala futboldan uzak, tekme ve yumruklarıyla konuşuluyorsa bu işte bir hata vardır.
Ve bu olayların, disiplinsizliklerin tümünden o takımın başı sorumlu ise Aykut Kocaman'ın ciddi bir sorunu var demektir. Aykut Kocaman Ankaraspor'da çok başarılı bir dönem geçirmiş olabilir ancak Ankara'da çalıştırdığı futbolcular ile Fenerbahçe'de çalıştırdığı futbolcular arasında çok ciddi kalite ve kalibre farkı var. Şu anda Fenerbahçe'de oynayan bir çok futbolcu, "futbolcu Aykut"un bugüne kadar kazandığı sportif başarıların çok üstünde yerlere gelmiş oyuncular. Aykut Kocaman bu takımı idare edebilmek istiyorsa ciddi ve radikal önlemler almak zorunda. Aksi takdirde sonu Bülent Korkmaz gibi olabilir.
Galatasaray'a gelince...orada da işler çok iyi gitmiyor. OFK Belgrad karşılaşmasının ilk yarısı işlerin rayına girdiğini gösteriyordu. Pozisyon vermeden oynanan 45 dakika tüm taraftarları mest etti, sadece gol vuruşlarındaki beceriksizlik göze çarpıyordu. Ancak ikinci yarı ile birlikte belki de yorgunlukla beraber Gerets'ten beri beceremediği temposuz oyuna döndü. Yediği ilk gol ne kadar şanssızlık da olsa ikinci golün hiç bir özrü olamaz. Defansın uyuması dışında Aykut'un kaleyi terketmeme hastalığı da nüksedince o gol kaçınılmaz oldu. Aykut, Turgay Şeren döneminin kalecilerine benziyor. Kale çizgisinden üç adım uzaklaşmaya korkuyor ve bu takımın ciddi tehlikeler yaşamasına sebep oluyor.
Yeni transfer Pino, Keita'nın boşluğunu dolduracak gibi. En azından oyunda kaldığı kısa süre içinde güzel bir futbol sergiledi. Mehmet Batdal ise kaçırdıklarıyla taraftara Hakan Şükür'ü andırıyor. Umarım bir gün golleriyle de Hakan Şükür'ü hatırlatır bize.
Ve Rijkaard... Barcelona geçmişine ve Dünya'nın en iyi ve elit teknik direktörleri arasında gösterilmesine bir itiraz yok. Oynattığı hücum futbolu da Galatasaray taraftarınız izlemek istediği futbol. Fakat oyunun sadece Arda üzerine kurulması, takımın bir türlü düşük tempolu oyunu becerememesi, oyuncuların pozisyon hataları gözlerin yine o takımın teknik direktörüne çevrilmesine sebep oluyor. Evet, tam Lucescu'luk oyuncular olan Mustafa Sarp, Barış veya Ayhan'dan bir Xavi, bir Iniesta yaratmak mümkün değildir, haklıdır. Ama elindeki oyuncuları en iyi şekilde değerlendirmek de teknik direktörün yapacağı iştir. Bir oyun planı üzerinde bu diretmek yavaş yavaş zarar vermeye başladı Galatasaray'a.
Rijkaard 4 sene bekleyip bir UEFA kupası daha kazandıracaksa kimsenin itirazı olmaz. Yok ben sene sonu gidiyorum diyorsa yönetimin şimdiden önlem alması gerekir. Madem bir proje ortaya koyuyorsunuz, o zaman Rijkaard sonrası takımı teslim edeceğiniz kişiyi şimdiden belirlemeniz lazım. Hatta gerekirse Rijkaard'ın yanına yardımcı diye oturtmanız lazım. Sene sonu bakarız, kim öle kim kala diyorsanız bu sefer genel kurulun yönetimi gözden geçirmesi gerekir...
Sonuç olarak iki takım da sezona hazır değil. Fenerbahçe ilk maçı depasmanda oynadığı için daha avantajlı. Önümüzde 1 hafta süre var. Seyrettiğimiz futbol bir adım ileri gidemezse iki takım da elde bir şey kalmayacağı için "Dünya Derbisi"ni beklemeye başlayacak. Çünkü ellerinde taraftarı avutacak ve kendilerini kurtaracak bir şey kalmayacak...
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Bayan Değil(mi) Kadın?
Sanırım ilk olarak Milliyet gazetesinden Nilay Yılmaz ateşli bir şekilde konuyu gündeme getirmişti. "Neden bayan deniyor kadın densin..."
Bu konu çok farklı yorumlar aldı. Kimi "Kadın sporcu olur mu?" dedi kimi "Kadına bayan diyen tomruktur" dedi.
Ntvspor bu konuya ençok destek veren medya kuruluşu oldu. Bayanlar Basketbol Ligi'ni anında "Türkiye Kadınlar Basketbol Ligi" ne çevirdi. Federasyon ise biraz arada kaldı. Ana sayfada Kadınlar Ligi derken Milli Takım linklerini henüz değiştiremedi.
Öyle zannediyorum ki en büyük sıkıntı alt yaş gruplarında çıkıyor ki buna "kadınlar"da hak verecektir.
Örneğin 16 yaş altı takımın ismi ne olacak. 16 Yaş Altı Kadın Basketbol Takımı mı? Ya 20, 18 ve 17 yaş altı milli takımlar?
Peki kulüp takımlarında daha küçük yaş grupları nasıl olacak? Genç, Yıldız ve Minik takımlar; Genç Kadınlar, Yıldız Kadınlar ve Minik Kadınlar diye mi adlandırılacak? Böyle olunca "Minik Kadınlar" kulağa "Bayan"dan daha mı iyi gelecek?
Diyelim ki bunlara "kız" takım diyerek yırttık. Genç Kız, Yıldız Kız, Minik Kız Takımı diye...O zaman daha büyük bir sorun ortaya çıkacak. Hangi yaş grubundan sonra kız takımına kadın takımı denecek? Kızlıktan kadınlığa geçiş yaşı ne olacak? Buna kim karar verecek?
"Bayan değil Kadın" haklı bir isyandı, internet sitelerinde de anlatmaya çalışıyorlar. Ama önemli detaylar düşünülmeden ortaya atılan bir fikir gibi geldi bana. Bu kadın-kız-bayan konusu sonunda namus kavramına uzanır bizim memlekette. Acısını da biz, bu konuyu tartışan - Yılmaz Özdil'in deyimiyle- "tomruklar" değil, yine genç kızlarımız çeker. Buna çare bulacaklar ise yine kadınlardır, hem de bir an önce...
"Áyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde"
Milli Takım hakkında negatif düşünen insanların fikirlerinin önemsiz olduğunu söylemiş Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel.
Ne güzel bir "zırh" bulmuş kendisine. İki gün sonra ne diyeceği şimdiden belli.
"Milli takımın başarısını istemiyorlar...bize engel oluyorlar...bunlar yüzünden yenildik...vs.vs."
Sonra da eklemiş "Basının Dünya Şampiyonası’na hakettiği kadar ilgi verdiğini düşünmüyorum"
Peki Federasyon 2004'ten beri bu şampiyonayı hedef olarak gösterirken çok mu ilgiliydi?
6 sene oturup, turnuvaya üç ay kala oyuncu devşirme kararı alan, onu da yüzüne gözüne bulaştıran federasyon mu ilgili?
Tanjevic turnuvaya sağlık sorunları sebebiyle katılamazsa Orhun Ene'mi, Nihat İzic'mi baş antrenör olacak belirleyemeyen federasyon mu ilgili?
Bu sebeple sayın Demirel, şu anda federasyonun, insanları ve medyayı eleştirmek yerine öncelikle turnuvaya odaklanması ve bu netleşmeyen konuları çözmesi gerekir. Ona buna saldırmanın ne size ne de milli takıma bir fayda getirmeyeceği açıktır. Eğer bir gün (!) başkanlığı bırakırsanız bu sözlerle değil başarılarla anılmak için öncelikli olarak sorunları çözün. Bu tip çekişme ve kavgalar sadece başarısızlık getirir.
15 Temmuz 2010 Perşembe
12 "DEV"şirme Adam...
Tanjevic Milli Takım'ın başına 2004 yılında geldi. O günden beri "bugün" için çalışıldı, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası. Dile kolay 6 senelik bir çalışma...
1) Devşirme oyuncu "dün" akıllarına geldi. Harun Erdenay açıklama yaptı, Dünya şampiyonasına kadar bir yabancı oyuncuyu Türk vatandaşı yapıp kadroya ekleyeceklermiş. Ardından Emir Preldzic ismi üstünde durduklarını ekledi. Ancak son cümlesi bu şampiyonadan ne beklediğimizi ortaya koydu benim için... Dedi ki Harun Erdenay; "İsmi Emir zaten değiştirmeye gerek yok!". Evet 6 senelik çalışma sonunda gelinen nokta bu. 6 senede bu ekibin Türk basketboluna tek katkısı Emir Preldzic'i Türk vatandaşı yapmak, ismi de zaten Emir.
Bu parlak fikir de 6 sene içinde akıllarına gele gele son iki ayda geldi. Evet Emir Preldzic çok yetenekli ve faydalı bir oyuncu ama bugün yapılacak iş mi bu? Başka yetenekli yabancılar da var; Kinsey gibi, Shipp gibi. Bari tüm takımı devşirme yapsalardı da 12 "DEV"şirme Adam'da "Türk" Milli Takımı olarak sahaya çıksaydı. Harun Erdenay'ı da yabancıya devşirip yine menajer olarak tutardık takımda.
2) Mirsad Türkcan ve Kaya Peker ayrı bir konu. Diyelim ki Mirsad yaşlandı. Fatih Solak'ın çağrıldığı aday kadroda Kaya Peker'in olmaması nasıl açıklanır bilemiyorum. Kendi evinde düzenlediğin şampiyonaya en iyi pivotunu almıyorsun.Bu sezon neredeyse hiç oynamamış Kerem Gönlüm ve Ömer Aşık kadroda, Euroleague dahil neredeyse tüm maçlarda yer alan Kaya Peker yok. Hakikaten aklım almıyor.
3) Bir de Mehmet Okur olayı var. Mehmet Okur sakatlandı, Turgay Demirel ile Bogdan Tanjevic karalar bağladı; "Mehmet Okur'un sakatlığı büyük şanssızlık!!!". İnsan ne diyeceğini şaşırıyor... Kaç senedir Mehmet Okur'u takıma almayan başkasıymış gibi gözümüzün içine baka baka şanssızlık diyorlar.
Sadece yukarıda bahsedilen 3 konu bile bu 6 senelik çalışmanın fiyasko olduğunu gösteriyor. Bu kadar çalışmanın sonucunda Milli Takım bu noktadaysa bizim de beklentilerimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Kim olursa olsun o formayı sırtına geçirmiş 12 kişi dışında tutunacak dalımız kalmamış durumda. Haydi çocuklar...Ne olursa olsun bu millet sizin arkanızda...
14.06.2010
1) Devşirme oyuncu "dün" akıllarına geldi. Harun Erdenay açıklama yaptı, Dünya şampiyonasına kadar bir yabancı oyuncuyu Türk vatandaşı yapıp kadroya ekleyeceklermiş. Ardından Emir Preldzic ismi üstünde durduklarını ekledi. Ancak son cümlesi bu şampiyonadan ne beklediğimizi ortaya koydu benim için... Dedi ki Harun Erdenay; "İsmi Emir zaten değiştirmeye gerek yok!". Evet 6 senelik çalışma sonunda gelinen nokta bu. 6 senede bu ekibin Türk basketboluna tek katkısı Emir Preldzic'i Türk vatandaşı yapmak, ismi de zaten Emir.
Bu parlak fikir de 6 sene içinde akıllarına gele gele son iki ayda geldi. Evet Emir Preldzic çok yetenekli ve faydalı bir oyuncu ama bugün yapılacak iş mi bu? Başka yetenekli yabancılar da var; Kinsey gibi, Shipp gibi. Bari tüm takımı devşirme yapsalardı da 12 "DEV"şirme Adam'da "Türk" Milli Takımı olarak sahaya çıksaydı. Harun Erdenay'ı da yabancıya devşirip yine menajer olarak tutardık takımda.
2) Mirsad Türkcan ve Kaya Peker ayrı bir konu. Diyelim ki Mirsad yaşlandı. Fatih Solak'ın çağrıldığı aday kadroda Kaya Peker'in olmaması nasıl açıklanır bilemiyorum. Kendi evinde düzenlediğin şampiyonaya en iyi pivotunu almıyorsun.Bu sezon neredeyse hiç oynamamış Kerem Gönlüm ve Ömer Aşık kadroda, Euroleague dahil neredeyse tüm maçlarda yer alan Kaya Peker yok. Hakikaten aklım almıyor.
3) Bir de Mehmet Okur olayı var. Mehmet Okur sakatlandı, Turgay Demirel ile Bogdan Tanjevic karalar bağladı; "Mehmet Okur'un sakatlığı büyük şanssızlık!!!". İnsan ne diyeceğini şaşırıyor... Kaç senedir Mehmet Okur'u takıma almayan başkasıymış gibi gözümüzün içine baka baka şanssızlık diyorlar.
Sadece yukarıda bahsedilen 3 konu bile bu 6 senelik çalışmanın fiyasko olduğunu gösteriyor. Bu kadar çalışmanın sonucunda Milli Takım bu noktadaysa bizim de beklentilerimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Kim olursa olsun o formayı sırtına geçirmiş 12 kişi dışında tutunacak dalımız kalmamış durumda. Haydi çocuklar...Ne olursa olsun bu millet sizin arkanızda...
14.06.2010
10 Haziran 2010 Perşembe
Basketbol Panaroma 2009-2010 Sezonu
Önce şampiyon takımdan başlayalım; Fenerbahçe Ülker için sezon pek iyi başlamamıştı. Hatta Euroleague'de son maçında dibe vurmuştu. Ukiç'i beklerken kaybedilen zaman belki Euroleague'de çeyrek finalin kaçmasına sebep oldu. Ancak Ukiç BBL'de şampiyonluğun gelmesini sağladı. Euroleague ve BBL arasında tercih yapılması elbette yönetimin kararıdır, eleştirilebilir de... Ama BBL'de hedefe ulaştıkları için tebriği hakediyorlar. Bu sezon kaybettikleri çok şey oldu... Euroleague, Ömer Aşık vb. örnek gösterilebilir. Ertuğrul Erdoğan ise kazanç hanesine yazılanların belki de en başında yerini aldı. Tanjevic'i ne kadar eleştirsek de en kısa zamanda sağlığına kavuşmasını temenni ediyor geçmiş olsun diyoruz.
Efes Pilsen için sezon Igor Rakocevic-Ergin Ataman tartışması sonrasında bitmişti aslında. Türkiye'nin en iyi ve geniş kadrosunun Rakocevic'e tanınan kredi ile nasıl darmadağın olduğunu gördük. Efes Pilsen markasına yakışmayan bu süreçten çok zarar gördüler. Oyuncular sistem dışına çıkmaya başladı. Çünkü Rakocevic ne kadar üst seviye (!) bir oyuncu ise Smith, Nachbar, Shumpert, Kaya, Kasun ve diğerleri de ondan aşağı kalır oyuncular değildi. Başka şanssızlıklar da yaşadı Efes Pilsen. Kapanma konusunun tam final serisi öncesi ortaya çıkması kafalarda soru işaretleri bıraktı. Seneye Final-Four da "Efes Pilsen Partizan" takımını görürseniz hiç şaşırmayın. Ardından eskiden basketbol okulu olan salonları boş gördüğümüzde ne kadar yanlış bir yolda olduğumuzu anlayacağız ama iş işten geçmiş olacak.
Banvit çok iyi bir sezon geçirdi. Bu başarıda Orhun Ene'nin katkısı çok büyük. Final serisinde hakemlerden haklı şikayetleri oldu. Yine de Fenerbahçe Ülker'i elemeleri mucize olurdu. Önümüzdeki sezon teknik kadro ve oyuncu kadrosunu korurlarsa özellikle Avrupa'da iyi işler yapacaklarını düşünüyorum. Müessese takımlarının en büyük riski bir sonraki sezonun bütçesi oluyor. Tek korkumuz ani alınacak bir küçülme kararı bu yetenekli takımın dağılması.
Beşiktaş Cola Turka sonuna kadar iyi getirdiği sezonu parasal sıkıntılar ve Chatman olayıyla noktaladı. Yerli yabancı tüm oyuncuların gösterdiği mücadele onları bir noktaya kadar getirebildi. Özellikle Cevher ve Engin ellerinden geldiği kadar takımı sırtladı. Son haftalarda kaybettikleri maçlarla ligin üstinden çok altını etkilediler. Yönetim parasal sıkıntıları çözebilirse seneye yine iddialı bir takım olarak sahne alabilirler.
En yüksek bütçeli takımlardan biri olan Türk Telekom sakatlıklarla mücadele etse de sezonu istediği yerde bitiremedi. Murat Özyer'in gönderilmesi ve Ricky Davis takviyesi de bir işe yaramadı. Seneye bütçelerini küçültecekleri konuşuluyor. Bugün Faruk Akagün'ün antrenörlüğe getirildiğini öğrendik. (Kaynak: Türkbasket.com) Altyapıdan da iyi oyuncular geliyor. Bunların yanına yine iyi yabancılar monte edildiğinde Telekom gibi iyi bir organizasyonda zaten play-off garanti gibi oluyor. Bir başka problemleri de takıma faydadan çok zarar veren seyircileri. Bu konuda da yönetimin ve tribün liderlerinin acil önlem almaları gerekiyor.
Pınar Karşıyaka yine beklenenin üstünde bir performans gösterdi. böyle bir altyapıları verken onların da tek sorunu gelen paraların futbola aktarılması. Basketbol ve voleybolda Arkas ile birleşmeleri gündemde. Bu birleşme onları çok daha yükseklere taşıyabilir. Aksi durumda ise yine iyi oyuncularını satarak en başa dönecekler. En azından lige keyif veren güzel basketbollarını kaybetmemelerini umuyoruz.
Erdemir lige yükseldiğinden beri en tehlikeli deplasmanlardan biri olarak lige renk katıyor. Biraz daha çaba ile Avrupa kupalarını hedefleyebilirler. Ancak bu kadar çok takımın Avrupa hedeflediği ligde kaliteli yerli oyuncu bulmak bütçeyle doğru orantılı. Ellerindekileri kaybetmezlerse yine de iyi bir iş yapmış olurlar.
Bornova ve Tofaş'ı beraber değerlendirebiliriz. Geçen sene ikinci ligden yükseldiler ve kadrolarını büyük ölçüde koruyarak sadece yabancı transferiyle lige giriş yaptılar. Ligin sonunda da ne kadar doğru bir karar verdiklerini herkes gördü. Bu yerli oyuncu darlığında altyapının önemini tekrar hatırlattılar.
Lig sıralamasına göre gittiğimiz için sezonun belki de en hareketli takımı Galatasaray Cafe Crown'a ancak sıra geldi. Lige ve kupaya çok iyi bir başlangıç yaptılar. Sonra teknik kadronun azizliğine uğradılar. Tüm tartışmalara karşı ben hala verilen cezanın fazla olduğunu düşünüyorum. Bu olayın daha önce Kambala ve Kerem Gönlüm'de yaşanan doping olaylarından daha ağır bir tarafı olduğuna inanmıyorum. Kulüp ve adı karışan oyunculardan ziyade o dönemde görev yapan teknik kadronun bu hatanın sorumlusu olduğu ortada. Altyapılara bakarsanız buna benzer bir çok olayın yaşandığını göreceksiniz. Oraları temizlemeden verdiğiniz cezalar "ne şiş yansın ne kebap"tan öteye geçemiyor. Yine de olay sonrası kulüp çabuk toparlandı. Cem Akdağ hakkıyla göklere çıkarıldı ama başka bir isim unutuldu. Cihansever Yeşildağ... Yardımcı antrenörlüğü kabul etmesi bile büyük bir jestti. Takıma mücadele hırsı kazandırdı ve ligde tutundular. Bu olayın belki de tek faydası kulübün silkinmesini sağlaması oldu. Oktay Mahmudi'nin göreve getirilmesi ve Rancik ile sözleşme uzatılması Galatasaray'ın artık daha uzun süreli planlar yaptığının bir göstergesi. Rancik ile Galatasaray taraftarı uzun süre sonra ilk defa aynı yabancı oyuncuyu bir kaç sene üstüste izlemiş olacak. Bu kadar iyimserliğin yanında Evren Büker'in Trabzonspor'a kaptırılması ise büyük hataydı. Sponsor konusunda gelişme sağlarlarsa önümüzdeki sezonlarda BBL Finali'nde görebileceğimiz takımların başında gelecekler.
Antalya Büyükşehir Belediye, Antalyaspor'a devroldu. Antalyaspor futbol takımı ilk haftalarda forma reklamı bile bulamıyordu. Basketbol şubesi tam bir soru işareti olacak. Karşıyaka gibi gelen paralar futbola yönelirse onlardan farklı olarak kendilerini seneye ikinci ligde bulabilirler.
Mersin BŞB, Aliağa Petkim, Oyak Renault, Kepez Belediyesi ve Darüşşafaka son haftalarda inanılmaz bir mücadele içine girdiler. Yirmi-yirmibeş maçta alamadıkları galibiyetleri son haftalarda aldılar. Piyango Kepez ve Daçka'ya vurdu.
Kepez takımı daha önce Banvit ve Yeni Zelanda Milli Takımı'nda mucizeler yaratan Tab Baldwin'e ile yaşlı ama yetenekli kadrosuna bakınca çok ümit veriyordu. Ancak paraları ödemezseniz başka suçlu aramayacaksınız. Kepez uğradığı yaprak dökümünün ardından göz göre göre ikinci lige düştü. Yönetimin bir daha antrenör ve oyuncuları para ödeneceğine ikna etmesi çok kolay olmayacaktır.
Darüşşafaka ise Tab Baldwin'in eski yardımcısı Nenad Vucinic ile son bir hamle yaptı ama geç kalmıştı. Bu organizasyonu koruyabilirlerse yakında BBL'ye çok iddialı olarak geri dönüş yapabilirler.
Bu sene lige çıkan takımlardan Medical Park Trabzonspor müthiş bir transfer atağıyla sezona başladı. Evren Büker, Ersin Görkem, Michael Wright ile peş peşe imzalar atıldı. Arkası da gelecek gibi görünüyor. Doğan Hakyemez açık açık hedeflerinin 3-4 sene içinde final oynamak olduğunu söylüyor. Umarız dediklerini yaparlar ve Türkiye Ligi kaliteli bir takım daha kazanmış olur. Ancak Kepez'in durumuna düşmemek için takım kimyasına da dikkat etmeleri çok önemli.
Yükselen diğer takım ise Olin Gençlik. Herkesin hayali ve umudu ligin yeni bir zorlu deplasman daha kazandığı. Şehrin desteği çok önemli. Bunun yanında getirecekleri yabancı oyuncuların da çok büyük etkisi olacak. Seçimleri iyi yaparlarsa bir Bornova veya Tofaş gibi olabilirler. Aksi bir durumda bu ligde fazla kalıcı olamazlar.
Son olarak medyaya da bir eleştiride bulunalım. Selçuk Ernak Çin Basketbol Milli Takımı'nda yardımcı antrenör oldu. Çok önemli bir başarı, biz de tebrik ediyoruz. Ancak medya bunu "ilk defa" diye duyurarak bir hata yaptı. O dönem Tab Baldwin'li Banvit'te geçen sezon da Türk Telekom'da yardımcı antrenörlük yapan Erdem Can, Japonya'da düzenlenen Dünya Basketbol Şampiyonası'nda Yeni Zelanda Milli Takımı'nda yine yardımcı antrenör olarak görev yapmıştı. Bu detayı medyaya hatırlatmış olalım.
Efes Pilsen için sezon Igor Rakocevic-Ergin Ataman tartışması sonrasında bitmişti aslında. Türkiye'nin en iyi ve geniş kadrosunun Rakocevic'e tanınan kredi ile nasıl darmadağın olduğunu gördük. Efes Pilsen markasına yakışmayan bu süreçten çok zarar gördüler. Oyuncular sistem dışına çıkmaya başladı. Çünkü Rakocevic ne kadar üst seviye (!) bir oyuncu ise Smith, Nachbar, Shumpert, Kaya, Kasun ve diğerleri de ondan aşağı kalır oyuncular değildi. Başka şanssızlıklar da yaşadı Efes Pilsen. Kapanma konusunun tam final serisi öncesi ortaya çıkması kafalarda soru işaretleri bıraktı. Seneye Final-Four da "Efes Pilsen Partizan" takımını görürseniz hiç şaşırmayın. Ardından eskiden basketbol okulu olan salonları boş gördüğümüzde ne kadar yanlış bir yolda olduğumuzu anlayacağız ama iş işten geçmiş olacak.
Banvit çok iyi bir sezon geçirdi. Bu başarıda Orhun Ene'nin katkısı çok büyük. Final serisinde hakemlerden haklı şikayetleri oldu. Yine de Fenerbahçe Ülker'i elemeleri mucize olurdu. Önümüzdeki sezon teknik kadro ve oyuncu kadrosunu korurlarsa özellikle Avrupa'da iyi işler yapacaklarını düşünüyorum. Müessese takımlarının en büyük riski bir sonraki sezonun bütçesi oluyor. Tek korkumuz ani alınacak bir küçülme kararı bu yetenekli takımın dağılması.
Beşiktaş Cola Turka sonuna kadar iyi getirdiği sezonu parasal sıkıntılar ve Chatman olayıyla noktaladı. Yerli yabancı tüm oyuncuların gösterdiği mücadele onları bir noktaya kadar getirebildi. Özellikle Cevher ve Engin ellerinden geldiği kadar takımı sırtladı. Son haftalarda kaybettikleri maçlarla ligin üstinden çok altını etkilediler. Yönetim parasal sıkıntıları çözebilirse seneye yine iddialı bir takım olarak sahne alabilirler.
En yüksek bütçeli takımlardan biri olan Türk Telekom sakatlıklarla mücadele etse de sezonu istediği yerde bitiremedi. Murat Özyer'in gönderilmesi ve Ricky Davis takviyesi de bir işe yaramadı. Seneye bütçelerini küçültecekleri konuşuluyor. Bugün Faruk Akagün'ün antrenörlüğe getirildiğini öğrendik. (Kaynak: Türkbasket.com) Altyapıdan da iyi oyuncular geliyor. Bunların yanına yine iyi yabancılar monte edildiğinde Telekom gibi iyi bir organizasyonda zaten play-off garanti gibi oluyor. Bir başka problemleri de takıma faydadan çok zarar veren seyircileri. Bu konuda da yönetimin ve tribün liderlerinin acil önlem almaları gerekiyor.
Pınar Karşıyaka yine beklenenin üstünde bir performans gösterdi. böyle bir altyapıları verken onların da tek sorunu gelen paraların futbola aktarılması. Basketbol ve voleybolda Arkas ile birleşmeleri gündemde. Bu birleşme onları çok daha yükseklere taşıyabilir. Aksi durumda ise yine iyi oyuncularını satarak en başa dönecekler. En azından lige keyif veren güzel basketbollarını kaybetmemelerini umuyoruz.
Erdemir lige yükseldiğinden beri en tehlikeli deplasmanlardan biri olarak lige renk katıyor. Biraz daha çaba ile Avrupa kupalarını hedefleyebilirler. Ancak bu kadar çok takımın Avrupa hedeflediği ligde kaliteli yerli oyuncu bulmak bütçeyle doğru orantılı. Ellerindekileri kaybetmezlerse yine de iyi bir iş yapmış olurlar.
Bornova ve Tofaş'ı beraber değerlendirebiliriz. Geçen sene ikinci ligden yükseldiler ve kadrolarını büyük ölçüde koruyarak sadece yabancı transferiyle lige giriş yaptılar. Ligin sonunda da ne kadar doğru bir karar verdiklerini herkes gördü. Bu yerli oyuncu darlığında altyapının önemini tekrar hatırlattılar.
Lig sıralamasına göre gittiğimiz için sezonun belki de en hareketli takımı Galatasaray Cafe Crown'a ancak sıra geldi. Lige ve kupaya çok iyi bir başlangıç yaptılar. Sonra teknik kadronun azizliğine uğradılar. Tüm tartışmalara karşı ben hala verilen cezanın fazla olduğunu düşünüyorum. Bu olayın daha önce Kambala ve Kerem Gönlüm'de yaşanan doping olaylarından daha ağır bir tarafı olduğuna inanmıyorum. Kulüp ve adı karışan oyunculardan ziyade o dönemde görev yapan teknik kadronun bu hatanın sorumlusu olduğu ortada. Altyapılara bakarsanız buna benzer bir çok olayın yaşandığını göreceksiniz. Oraları temizlemeden verdiğiniz cezalar "ne şiş yansın ne kebap"tan öteye geçemiyor. Yine de olay sonrası kulüp çabuk toparlandı. Cem Akdağ hakkıyla göklere çıkarıldı ama başka bir isim unutuldu. Cihansever Yeşildağ... Yardımcı antrenörlüğü kabul etmesi bile büyük bir jestti. Takıma mücadele hırsı kazandırdı ve ligde tutundular. Bu olayın belki de tek faydası kulübün silkinmesini sağlaması oldu. Oktay Mahmudi'nin göreve getirilmesi ve Rancik ile sözleşme uzatılması Galatasaray'ın artık daha uzun süreli planlar yaptığının bir göstergesi. Rancik ile Galatasaray taraftarı uzun süre sonra ilk defa aynı yabancı oyuncuyu bir kaç sene üstüste izlemiş olacak. Bu kadar iyimserliğin yanında Evren Büker'in Trabzonspor'a kaptırılması ise büyük hataydı. Sponsor konusunda gelişme sağlarlarsa önümüzdeki sezonlarda BBL Finali'nde görebileceğimiz takımların başında gelecekler.
Antalya Büyükşehir Belediye, Antalyaspor'a devroldu. Antalyaspor futbol takımı ilk haftalarda forma reklamı bile bulamıyordu. Basketbol şubesi tam bir soru işareti olacak. Karşıyaka gibi gelen paralar futbola yönelirse onlardan farklı olarak kendilerini seneye ikinci ligde bulabilirler.
Mersin BŞB, Aliağa Petkim, Oyak Renault, Kepez Belediyesi ve Darüşşafaka son haftalarda inanılmaz bir mücadele içine girdiler. Yirmi-yirmibeş maçta alamadıkları galibiyetleri son haftalarda aldılar. Piyango Kepez ve Daçka'ya vurdu.
Kepez takımı daha önce Banvit ve Yeni Zelanda Milli Takımı'nda mucizeler yaratan Tab Baldwin'e ile yaşlı ama yetenekli kadrosuna bakınca çok ümit veriyordu. Ancak paraları ödemezseniz başka suçlu aramayacaksınız. Kepez uğradığı yaprak dökümünün ardından göz göre göre ikinci lige düştü. Yönetimin bir daha antrenör ve oyuncuları para ödeneceğine ikna etmesi çok kolay olmayacaktır.
Darüşşafaka ise Tab Baldwin'in eski yardımcısı Nenad Vucinic ile son bir hamle yaptı ama geç kalmıştı. Bu organizasyonu koruyabilirlerse yakında BBL'ye çok iddialı olarak geri dönüş yapabilirler.
Bu sene lige çıkan takımlardan Medical Park Trabzonspor müthiş bir transfer atağıyla sezona başladı. Evren Büker, Ersin Görkem, Michael Wright ile peş peşe imzalar atıldı. Arkası da gelecek gibi görünüyor. Doğan Hakyemez açık açık hedeflerinin 3-4 sene içinde final oynamak olduğunu söylüyor. Umarız dediklerini yaparlar ve Türkiye Ligi kaliteli bir takım daha kazanmış olur. Ancak Kepez'in durumuna düşmemek için takım kimyasına da dikkat etmeleri çok önemli.
Yükselen diğer takım ise Olin Gençlik. Herkesin hayali ve umudu ligin yeni bir zorlu deplasman daha kazandığı. Şehrin desteği çok önemli. Bunun yanında getirecekleri yabancı oyuncuların da çok büyük etkisi olacak. Seçimleri iyi yaparlarsa bir Bornova veya Tofaş gibi olabilirler. Aksi bir durumda bu ligde fazla kalıcı olamazlar.
Son olarak medyaya da bir eleştiride bulunalım. Selçuk Ernak Çin Basketbol Milli Takımı'nda yardımcı antrenör oldu. Çok önemli bir başarı, biz de tebrik ediyoruz. Ancak medya bunu "ilk defa" diye duyurarak bir hata yaptı. O dönem Tab Baldwin'li Banvit'te geçen sezon da Türk Telekom'da yardımcı antrenörlük yapan Erdem Can, Japonya'da düzenlenen Dünya Basketbol Şampiyonası'nda Yeni Zelanda Milli Takımı'nda yine yardımcı antrenör olarak görev yapmıştı. Bu detayı medyaya hatırlatmış olalım.
9 Haziran 2010 Çarşamba
Fenerbahçe Ülker için bir adım kaldı...
Hem takımı idare ediyor...
Ertuğrul Erdoğan'ın Fenerbahçe Ülker oyuncularını hem taktiksel hem de zihinsel olarak seriye ne kadar iyi hazırladığı ortaya çıktı. En agresif oyuncular olan Mirsad ve Kinsey bile kendilerini kontrol ediyor. Takım en zor durumda bile dağılmıyor, sakinliğini kaybetmiyor. Oyuncularla ilişkisi de Tanjevic'e oranla çok daha iyi. Yıldız oyuncuları da küstürmeden onlardan en iyi verimi alıyor. En büyük örneği Greer...
Hem tribünleri idare ediyor...
Daha 2 dakika kala şampiyonluk şarkıları söylemeye başlayan tribünleri susturarak henüz maçın bitmediğini hatırlatıyor. Kararlara itiraz ederken dozu kaçırmıyor, tribünlerin de dozu kaçırmamasını sağlıyor.
Hem yöneticileri idare ediyor...
Maç sonu demeçleri son derece profesyonel. Şampiyon olmak için kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan Efes Pilsen karşısında bu stres altında bir maç daha kazanmaları gerektiğini biliyor. Sakin kalarak pusuya yatmış gerginlik bekleyen yöneticileri de frenliyor.
Sonuç olarak...
Fenerbahçe Ülker'in belki de en büyük dezavantajı olan "antipatik" takım imajını ortadan kaldırıyor. Sırf bu sebeple bile Fenerbahçe Ülker lehine çalınan hatalı düdüklerin üzerine gidilmiyor. Çünkü Fenerbahçe Ülker bu finali hakeden bir görüntü çiziyor.
Türkiye'nin şu anda en kariyerli ve tecrübeli koçu Ergin Ataman'ın önlem alamadığı tek konu Ertuğrul Erdoğan gibi görünüyor...
Ertuğrul Erdoğan'ın Fenerbahçe Ülker oyuncularını hem taktiksel hem de zihinsel olarak seriye ne kadar iyi hazırladığı ortaya çıktı. En agresif oyuncular olan Mirsad ve Kinsey bile kendilerini kontrol ediyor. Takım en zor durumda bile dağılmıyor, sakinliğini kaybetmiyor. Oyuncularla ilişkisi de Tanjevic'e oranla çok daha iyi. Yıldız oyuncuları da küstürmeden onlardan en iyi verimi alıyor. En büyük örneği Greer...
Hem tribünleri idare ediyor...
Daha 2 dakika kala şampiyonluk şarkıları söylemeye başlayan tribünleri susturarak henüz maçın bitmediğini hatırlatıyor. Kararlara itiraz ederken dozu kaçırmıyor, tribünlerin de dozu kaçırmamasını sağlıyor.
Hem yöneticileri idare ediyor...
Maç sonu demeçleri son derece profesyonel. Şampiyon olmak için kaybedecek hiç bir şeyi kalmayan Efes Pilsen karşısında bu stres altında bir maç daha kazanmaları gerektiğini biliyor. Sakin kalarak pusuya yatmış gerginlik bekleyen yöneticileri de frenliyor.
Sonuç olarak...
Fenerbahçe Ülker'in belki de en büyük dezavantajı olan "antipatik" takım imajını ortadan kaldırıyor. Sırf bu sebeple bile Fenerbahçe Ülker lehine çalınan hatalı düdüklerin üzerine gidilmiyor. Çünkü Fenerbahçe Ülker bu finali hakeden bir görüntü çiziyor.
Türkiye'nin şu anda en kariyerli ve tecrübeli koçu Ergin Ataman'ın önlem alamadığı tek konu Ertuğrul Erdoğan gibi görünüyor...
İlk Maç Fenerbahçe Ülker'in
Dün akşam Beko Basketbol Ligi'nin final serisi oynanıyordu ama sahanın yarısı boştu. Bunu anlamak mümkün değil. Yarısı sporcu yakını, diğer yarısı çocuk, 35-40 tane de Fenerbahçe Ülker taraftarı ile final serisinin tribünleri tamamlanmıştı. Hani kendimizi sadece İspanya Ligi ile kıyaslıyoruz ya, hiç kendimizi kandırmayalım. Dün akşam boş koltuklar bu lig adına yeterince şey ifade ediyordu.
Maça gelecek olursak Fenerbahçe Ülker çok önemli bir galibiyet aldı. Rakibi uyandırmadan, canlandırmadan, sinirlendirmeden maçı kopardı ve 1-0 öne geçti. Fenerbahçe Ülker'de herkes görevini iyi yaptı. Roko Ukic bu takımın lideri olduğunu maçın ilk saniyesinden son düdüğüne kadar oynadığı oyunla bir kere daha ispatladı. Karşısında uykuda bir takım bulunca belki onlar da şaşırdı ama Tarence Kinsey, Oğuz Savaş, Emir Preldzic sessiz sessiz yaptıkları katkıyla Efes Pilsen'in farkı maçın hiç bir döneminde kapatmamasını sağladılar. Mirsad Türkcan yaşı ilerlese de kazanma hırsını kaybetmiyor. Bu hırsını dün kontrollü bir biçimde kullanarak takımına belki de en büyük katkıyı yaptı.
Efes Pilsen'e gelince, "bu taraftarla bu kadar" der gibilerdi. Belli ki maçtan önce teknik kadro oyunculara sakin olmaları konusunda telkinde bulunmuştu. Sakin oynamak demek hırsını bir kenara bırakmak değildir. Sakin olmak en basit şekliyle, kendini kaybetmeden, kavga etmeden mücadeleni ortaya koymaktır. Efes Pilsen dün sakin olmanın ötesinde uyku haline geçmişti. Kasun dışında mücadele eden yoktu sahada. Onun da enerjisi bir noktada tükendi. Mirsad tek başına Efes Pilsen'in tümünden fazla istiyordu dünkü maçı.
Bir de bilinen faktör sahnedeydi dün yine. Igor Rakocevic... Efes Pilsen her oyunu değiştirme fırsatı bulduğunda sahnede o vardı. Efes'ten çok Fenerbahçe Ülker'in kadro derinliğine faydası dokundu. Sarı lacivertliler her oyundan düştüğünde sahneye o çıktı. Ben şahsen Rakocevic'in kredisini, bu takımda nasıl yer bulduğunu anlayabilmiş değilim. Evet çok büyük bir isim olabilir ama olmayınca olmuyor işte. Efes Pilsen ve Ergin Ataman bunu nasıl görmüyor anlamak mümkün değil.
Efes Pilsen'de bir Rakocevic mucizesi olmadıkça seriyi çevirmesi çok kolay görünmüyor. Mucize iki türlü olabilir. Ya Rakocevic çok iyi performans göstermeye başlar ya da Ergin Ataman ona fazla süre vermez. Bu mucizelerden biri Ergin Ataman'ın elinde, diğeri ise Kızıldeniz'in yarılması kadar uzak...
Sonuç olarak Ertuğrul Erdoğan ilk final sınavında müthiş bir başarı gösterdi. Oyuncuları ne kadar iyi hazırladığı ortada. Elbette seri daha yeni başlıyor. Şİmdiden bir şey söylemek için erken. Ancak Efes Pilsen'in bu oyun yapısı ve bu taraftarla seride maç kazanması kolay değil. İkinci maç Efes Pilsen için hayati bir önem kazandı. O maçı da kaybederlerse bu takım yapısı ile seriyi çevirmeleri geçen sene kadar kolay olmaz.
Maça gelecek olursak Fenerbahçe Ülker çok önemli bir galibiyet aldı. Rakibi uyandırmadan, canlandırmadan, sinirlendirmeden maçı kopardı ve 1-0 öne geçti. Fenerbahçe Ülker'de herkes görevini iyi yaptı. Roko Ukic bu takımın lideri olduğunu maçın ilk saniyesinden son düdüğüne kadar oynadığı oyunla bir kere daha ispatladı. Karşısında uykuda bir takım bulunca belki onlar da şaşırdı ama Tarence Kinsey, Oğuz Savaş, Emir Preldzic sessiz sessiz yaptıkları katkıyla Efes Pilsen'in farkı maçın hiç bir döneminde kapatmamasını sağladılar. Mirsad Türkcan yaşı ilerlese de kazanma hırsını kaybetmiyor. Bu hırsını dün kontrollü bir biçimde kullanarak takımına belki de en büyük katkıyı yaptı.
Efes Pilsen'e gelince, "bu taraftarla bu kadar" der gibilerdi. Belli ki maçtan önce teknik kadro oyunculara sakin olmaları konusunda telkinde bulunmuştu. Sakin oynamak demek hırsını bir kenara bırakmak değildir. Sakin olmak en basit şekliyle, kendini kaybetmeden, kavga etmeden mücadeleni ortaya koymaktır. Efes Pilsen dün sakin olmanın ötesinde uyku haline geçmişti. Kasun dışında mücadele eden yoktu sahada. Onun da enerjisi bir noktada tükendi. Mirsad tek başına Efes Pilsen'in tümünden fazla istiyordu dünkü maçı.
Bir de bilinen faktör sahnedeydi dün yine. Igor Rakocevic... Efes Pilsen her oyunu değiştirme fırsatı bulduğunda sahnede o vardı. Efes'ten çok Fenerbahçe Ülker'in kadro derinliğine faydası dokundu. Sarı lacivertliler her oyundan düştüğünde sahneye o çıktı. Ben şahsen Rakocevic'in kredisini, bu takımda nasıl yer bulduğunu anlayabilmiş değilim. Evet çok büyük bir isim olabilir ama olmayınca olmuyor işte. Efes Pilsen ve Ergin Ataman bunu nasıl görmüyor anlamak mümkün değil.
Efes Pilsen'de bir Rakocevic mucizesi olmadıkça seriyi çevirmesi çok kolay görünmüyor. Mucize iki türlü olabilir. Ya Rakocevic çok iyi performans göstermeye başlar ya da Ergin Ataman ona fazla süre vermez. Bu mucizelerden biri Ergin Ataman'ın elinde, diğeri ise Kızıldeniz'in yarılması kadar uzak...
Sonuç olarak Ertuğrul Erdoğan ilk final sınavında müthiş bir başarı gösterdi. Oyuncuları ne kadar iyi hazırladığı ortada. Elbette seri daha yeni başlıyor. Şİmdiden bir şey söylemek için erken. Ancak Efes Pilsen'in bu oyun yapısı ve bu taraftarla seride maç kazanması kolay değil. İkinci maç Efes Pilsen için hayati bir önem kazandı. O maçı da kaybederlerse bu takım yapısı ile seriyi çevirmeleri geçen sene kadar kolay olmaz.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Efes Pilsen – Fenerbahçe Ülker Final Serisi
20 Mayıs'ta Final serisi Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker arasında başlıyor.
Final serisinde Fenerbahçe Ülker'in başında Baş Antrenör Tanjevic'in talihsiz rahatsızlığı sebebiyle yardımcısı Ertuğrul Erdoğan bulunacak. Kimileri bunu Fenerbahçe Ülker için dezavantaj olarak görse de bana Giricek ve Ömer Aşık'ın takımdan dışlanması kadar büyük bir sorun olarak görünmüyor.
Ertuğrul Erdoğan'ı Mülkiye altyapısında basketbola başladığım zaman tanımıştım. Kendisi beni basketbola başlatan kişiydi bir anlamda. Daha sonra yıllarca ben oyuncu, Ertuğrul hoca, o zamanki adıyla PTT'nin, altyapı takımında antrenörken, bir çok maçta rakip de olmuştuk. Bu yüzden Ertuğrul Erdoğan'ın oyuncularıyla kurduğu iyi ilişkileri ve disiplinli tarzını biliyorum ve Fenerbahçe Ülker'in Tanjevic'in eksikliğini fazla hissetmeyceğini düşünüyorum.
Diğer sıkıntı ise daha büyük. Ömer Aşık'ın şanssız şekilde Antalya'da sakatlanması ve ardından gelişen ilginç olaylarla Ömer takımdan kopma noktasına geldi. Bu ayrılık Türkiye'nin en iyi uzun rotasyonuna sahip Fenerbahçe'nin pota altında maç boyu üstünlük kurma lüksünü kaybetmesine sebep oldu. Ömer'in yerine tekrar kadroya dahil edilen Vidmar henüz bu seviyeleri kaldıracak düzeyde değil. Bunu Banvit serisinde de göstrdi. Kalan uzunlar Oğuz Savaş ve Semih Erden'in, Mario Kasun-Kaya Peker ikilisi ile kaç maç başedebilecekleri ciddi bir soru işareti.
Takımdan ayrılan diğer yıldız Gordan Giricek bir türlü istenen seviyeye gelemese de rakip için sürekli önlem alınması gereken bir oyuncuydu. Efes Pilsen gibi savunması sisteme dayalı takımlarda sürekli bir oyuncuyu düşünmek ister istemez düzeni etkileyen faktörlerden biri oluyordu.
Sonuç olarak Fenerbahçe Ülker'in kadro derinliği ve kalitesi Beko Basketbol Ligi'nin çok üzerinde olsa da bu yaşananlardan sonra ağır yara aldı ve Final Serisi öncesi Efes Pilsen'den bir adım geri düştü.
Efes Pilsen cephesinde ise görüntü çok daha iyi. Saha avantajı ellerinde. Play-off döneminde yurtdışında da ciddi hazırlık maçları yaparak tempolarını korudular. Az önce de bahsettiğimiz gibi rakibe oranla daha derin bir kadroya sahipler.
Belki de Efes Pilsen'in tek dezavantajı Igor Rakocevic. Sezon içinde Ergin Ataman ile yaşadığı problemler takım içinde huzursuzluğa neden oldu. Şu anda olaylar tatlıya başlanmış gibi görünse de sonuçta herkes insan. Yani eğer işler kötüye gitmeye başlarsa eski defterler tekrar açılabilir. Skoru, maçı veya seriyi geri çevirmek için geçen sene gösterilen müthiş birliktelik bu sene yerini takım içi çatışmaya bırakabilir.
Yeni yönetmelik gereği Efes Pilsen'in kapanma tehlikesiyle karşı karşıya gelmesi kulüpte moralleri bozmuş olabilir. Ben bu durumun oyunculardan ziyade yöneticilerin kafasını meşgul ettiğini düşünüyorum. Oyuncu daha çok oynayacağı maça bakar. Hatta Efes Pilsen kulübü şampiyon olarak yöneticisi, teknik kadrosu ve oyuncusuyla "şampiyon takımı kapattılar" dedirtmek isteyeceklerdir.
Sonuç olarak Efes Pilsen bu seride bir adım önde görünüyor. Elbette bu sadece işin görünen kısmı. Sonuçta hiçbir maç oynanmadan kazanılmaz. Serinin en iyi guardları Roko Ukic ve Lynn Greer, hırslarıyla takımı sürekli maçta tutan Mirsad Türkcan ve Ömer Onan hatta zaman zaman kendisini bile aşan Tarence Kinsey bu seride anahtar oyuncular durumuna geldiler. Efes Pilsen'in elindeki kadroyla ciddi problemler yaşamayacağını göz önünde bulundurursak Fenerbahçe Ülker'in seride tutunabilmek ve şampiyonluğa ulaşmak için her oyuncusunun ekstra işler yapması gerekecek. Özellikle taraftar avantajını kullanarak sahasında oynayacağı maçlarda fire vermemesi en önemli kozu olacaktır.
İki takıma da başarılar diliyorum ve basketbolseverlere de üst düzey basketbol izleyebilecekleri bu seriyi kaçırmamalarını tavsiye ediyorum...
Güçlü Berk
Final serisinde Fenerbahçe Ülker'in başında Baş Antrenör Tanjevic'in talihsiz rahatsızlığı sebebiyle yardımcısı Ertuğrul Erdoğan bulunacak. Kimileri bunu Fenerbahçe Ülker için dezavantaj olarak görse de bana Giricek ve Ömer Aşık'ın takımdan dışlanması kadar büyük bir sorun olarak görünmüyor.
Ertuğrul Erdoğan'ı Mülkiye altyapısında basketbola başladığım zaman tanımıştım. Kendisi beni basketbola başlatan kişiydi bir anlamda. Daha sonra yıllarca ben oyuncu, Ertuğrul hoca, o zamanki adıyla PTT'nin, altyapı takımında antrenörken, bir çok maçta rakip de olmuştuk. Bu yüzden Ertuğrul Erdoğan'ın oyuncularıyla kurduğu iyi ilişkileri ve disiplinli tarzını biliyorum ve Fenerbahçe Ülker'in Tanjevic'in eksikliğini fazla hissetmeyceğini düşünüyorum.
Diğer sıkıntı ise daha büyük. Ömer Aşık'ın şanssız şekilde Antalya'da sakatlanması ve ardından gelişen ilginç olaylarla Ömer takımdan kopma noktasına geldi. Bu ayrılık Türkiye'nin en iyi uzun rotasyonuna sahip Fenerbahçe'nin pota altında maç boyu üstünlük kurma lüksünü kaybetmesine sebep oldu. Ömer'in yerine tekrar kadroya dahil edilen Vidmar henüz bu seviyeleri kaldıracak düzeyde değil. Bunu Banvit serisinde de göstrdi. Kalan uzunlar Oğuz Savaş ve Semih Erden'in, Mario Kasun-Kaya Peker ikilisi ile kaç maç başedebilecekleri ciddi bir soru işareti.
Takımdan ayrılan diğer yıldız Gordan Giricek bir türlü istenen seviyeye gelemese de rakip için sürekli önlem alınması gereken bir oyuncuydu. Efes Pilsen gibi savunması sisteme dayalı takımlarda sürekli bir oyuncuyu düşünmek ister istemez düzeni etkileyen faktörlerden biri oluyordu.
Sonuç olarak Fenerbahçe Ülker'in kadro derinliği ve kalitesi Beko Basketbol Ligi'nin çok üzerinde olsa da bu yaşananlardan sonra ağır yara aldı ve Final Serisi öncesi Efes Pilsen'den bir adım geri düştü.
Efes Pilsen cephesinde ise görüntü çok daha iyi. Saha avantajı ellerinde. Play-off döneminde yurtdışında da ciddi hazırlık maçları yaparak tempolarını korudular. Az önce de bahsettiğimiz gibi rakibe oranla daha derin bir kadroya sahipler.
Belki de Efes Pilsen'in tek dezavantajı Igor Rakocevic. Sezon içinde Ergin Ataman ile yaşadığı problemler takım içinde huzursuzluğa neden oldu. Şu anda olaylar tatlıya başlanmış gibi görünse de sonuçta herkes insan. Yani eğer işler kötüye gitmeye başlarsa eski defterler tekrar açılabilir. Skoru, maçı veya seriyi geri çevirmek için geçen sene gösterilen müthiş birliktelik bu sene yerini takım içi çatışmaya bırakabilir.
Yeni yönetmelik gereği Efes Pilsen'in kapanma tehlikesiyle karşı karşıya gelmesi kulüpte moralleri bozmuş olabilir. Ben bu durumun oyunculardan ziyade yöneticilerin kafasını meşgul ettiğini düşünüyorum. Oyuncu daha çok oynayacağı maça bakar. Hatta Efes Pilsen kulübü şampiyon olarak yöneticisi, teknik kadrosu ve oyuncusuyla "şampiyon takımı kapattılar" dedirtmek isteyeceklerdir.
Sonuç olarak Efes Pilsen bu seride bir adım önde görünüyor. Elbette bu sadece işin görünen kısmı. Sonuçta hiçbir maç oynanmadan kazanılmaz. Serinin en iyi guardları Roko Ukic ve Lynn Greer, hırslarıyla takımı sürekli maçta tutan Mirsad Türkcan ve Ömer Onan hatta zaman zaman kendisini bile aşan Tarence Kinsey bu seride anahtar oyuncular durumuna geldiler. Efes Pilsen'in elindeki kadroyla ciddi problemler yaşamayacağını göz önünde bulundurursak Fenerbahçe Ülker'in seride tutunabilmek ve şampiyonluğa ulaşmak için her oyuncusunun ekstra işler yapması gerekecek. Özellikle taraftar avantajını kullanarak sahasında oynayacağı maçlarda fire vermemesi en önemli kozu olacaktır.
İki takıma da başarılar diliyorum ve basketbolseverlere de üst düzey basketbol izleyebilecekleri bu seriyi kaçırmamalarını tavsiye ediyorum...
Güçlü Berk
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Kör Dövüşü
KÖR DÖVÜŞÜ…
Öncelikle Trabzonspor Basketbol takımını kutlamak gerek. Yozgat grubundan sonra dün İstanbul grubuna da galibiyetle başlayarak Beko Basketbol Ligi'ne merhaba dediler. Ancak oynanan basketbol geçen sene Bornova ve Tofaş'ın Beko Basketbol Ligi'ne yükseldiği grup maçlarına göre çok düşük seviyede kalıyor. Özellikle dün oynanan Trabzonspor-Olin Gençlik maçı için buna hakemlerin de bir miktar neden olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kadar sertliğe müsade edilmesi maçın skor açısından kısır geçmesine sebep oldu. Oyun bir ara kör dövüşü haline geldi. Üst düzey sertliğe yapılan "Euroleague seviyesinde savunma" tabiri bile dünkü maçta duyulan kemik seslerini açıklamaya yetmez. Bu kadar deneyimli hakemlerin bundan sonraki karşılaşmalarda bize daha güzel basketbol seyrettirmek için katkıda bulunacaklarına eminim.
Trabzonspor'un BBL'de nasıl performans göstereceği ise yeni sezon bütçesi ve takıma katılacak yabancı ve yerli oyunculara bağlı. Bütçe için telaffuz edilen rakamların doğru olduğunu ve Doğan Hakyemez-Alaeddin Yakan ikilisinin devam edeceğini varsayarsak ilk sekiz içinde olacaklarını söylemek hayalcilik olmaz.
Beko Basketbol Ligi'ne çıkacak ikinci takım ise Olin Gençlik ve Hacettepe Üniversitesi arasında oynanacak karşılaşma sonucunda belli olacak. İki takımın gösterdiği mücadele de üst ligi hakettiklerini gösteriyor ama malesef sadece biri seneye BBL'de mücadele edecek. Pazar günü yine zevkli bir mücadele bizi bekliyor.
Torku Selçuk Üniversitesi'nin sezon içinde yaşadığı problemlerden sonra gerçekleştirdiği atılımda biraz geç kalması bu noktaya gelmesine sebep oldu. Sponsorluk bağlantılarını kaybetmezlerse onları seneye tekrar yükselme grubunda izleyebiliriz.
Paris'te Son Tango
Euroleague Final Four'da ise bambaşka bir mücadele ve basketbola tanık oluyoruz. Barcelona Ricky Rubio-Fran Vazquez ikilisi sezon boyunca bize izlettirdikleri basketbol ziyafetine CSKA karşısında da devam edince finale yükseldiler.
Diğer tarafta ise mücadelesiyle "Gönüllerin Şampiyonu" ünvanına şimdiden yakıştırılan Partizan'ın uzatma sonunda dramatik şekilde elenişi beklenen ama izleyicilere hüzün veren bir sonuçtu. Partizan'ın Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker'in dörtte bir bütçesiyle Paris'te yer alması takımlarımıza bazı ipuçları vermiştir umarız.
Maric ve Kecman beş faulle oyun dışı kalmasaydı da sonuç farklı olmayabilirdi. Olympiacos kadrosu ile bir çok otoritenin şampiyonluk adaylarının başında geliyor. Dün de bu üst düzey tecrübeye sahip oyuncularla maçı kendi lehlerine çevirdiler.
Üçüncülük maçları mağlup takımları karşı karşıya getirdiği için sonucu süprize açık karşılaşmalardır. İki takım için de zor bir maç. Konsantrasyonu daha üst seviyede olan takım maçı kazanır. Final ise Avrupa basketbolunun en üst noktası. İki takımı birbirinden ayıran farklar yok denecek kadar az. İki takımın da çok iyi savunma yapacağını göz önünde bulundurursak diğer yoorumlardan farklı şekilde bu defa iyi hücum edenin Avrupa'nın zirvesine çıkacağını söyleyebiliriz.
Güçlü Berk
Öncelikle Trabzonspor Basketbol takımını kutlamak gerek. Yozgat grubundan sonra dün İstanbul grubuna da galibiyetle başlayarak Beko Basketbol Ligi'ne merhaba dediler. Ancak oynanan basketbol geçen sene Bornova ve Tofaş'ın Beko Basketbol Ligi'ne yükseldiği grup maçlarına göre çok düşük seviyede kalıyor. Özellikle dün oynanan Trabzonspor-Olin Gençlik maçı için buna hakemlerin de bir miktar neden olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kadar sertliğe müsade edilmesi maçın skor açısından kısır geçmesine sebep oldu. Oyun bir ara kör dövüşü haline geldi. Üst düzey sertliğe yapılan "Euroleague seviyesinde savunma" tabiri bile dünkü maçta duyulan kemik seslerini açıklamaya yetmez. Bu kadar deneyimli hakemlerin bundan sonraki karşılaşmalarda bize daha güzel basketbol seyrettirmek için katkıda bulunacaklarına eminim.
Trabzonspor'un BBL'de nasıl performans göstereceği ise yeni sezon bütçesi ve takıma katılacak yabancı ve yerli oyunculara bağlı. Bütçe için telaffuz edilen rakamların doğru olduğunu ve Doğan Hakyemez-Alaeddin Yakan ikilisinin devam edeceğini varsayarsak ilk sekiz içinde olacaklarını söylemek hayalcilik olmaz.
Beko Basketbol Ligi'ne çıkacak ikinci takım ise Olin Gençlik ve Hacettepe Üniversitesi arasında oynanacak karşılaşma sonucunda belli olacak. İki takımın gösterdiği mücadele de üst ligi hakettiklerini gösteriyor ama malesef sadece biri seneye BBL'de mücadele edecek. Pazar günü yine zevkli bir mücadele bizi bekliyor.
Torku Selçuk Üniversitesi'nin sezon içinde yaşadığı problemlerden sonra gerçekleştirdiği atılımda biraz geç kalması bu noktaya gelmesine sebep oldu. Sponsorluk bağlantılarını kaybetmezlerse onları seneye tekrar yükselme grubunda izleyebiliriz.
Paris'te Son Tango
Euroleague Final Four'da ise bambaşka bir mücadele ve basketbola tanık oluyoruz. Barcelona Ricky Rubio-Fran Vazquez ikilisi sezon boyunca bize izlettirdikleri basketbol ziyafetine CSKA karşısında da devam edince finale yükseldiler.
Diğer tarafta ise mücadelesiyle "Gönüllerin Şampiyonu" ünvanına şimdiden yakıştırılan Partizan'ın uzatma sonunda dramatik şekilde elenişi beklenen ama izleyicilere hüzün veren bir sonuçtu. Partizan'ın Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker'in dörtte bir bütçesiyle Paris'te yer alması takımlarımıza bazı ipuçları vermiştir umarız.
Maric ve Kecman beş faulle oyun dışı kalmasaydı da sonuç farklı olmayabilirdi. Olympiacos kadrosu ile bir çok otoritenin şampiyonluk adaylarının başında geliyor. Dün de bu üst düzey tecrübeye sahip oyuncularla maçı kendi lehlerine çevirdiler.
Üçüncülük maçları mağlup takımları karşı karşıya getirdiği için sonucu süprize açık karşılaşmalardır. İki takım için de zor bir maç. Konsantrasyonu daha üst seviyede olan takım maçı kazanır. Final ise Avrupa basketbolunun en üst noktası. İki takımı birbirinden ayıran farklar yok denecek kadar az. İki takımın da çok iyi savunma yapacağını göz önünde bulundurursak diğer yoorumlardan farklı şekilde bu defa iyi hücum edenin Avrupa'nın zirvesine çıkacağını söyleyebiliriz.
Güçlü Berk
16 Ekim 2009 Cuma
Terim Mesleği Bıraktı mı?
Bugün Fatih Terim’i başarısız ilan etmeye benim vicdanım el vermiyor. Evet, “chuky” Emre’ye tahammül etmesi, egoları, agresifliği hepimizi rahatsız etti. Eleştirdik de… Ama o gün eleştirdik, hakaret etmedik. Bu eleştirileri cebimizde biriktirip bir anda kusmadık. Onun egosu altında ezilenlerin linç kampanyasına katılmadık. Eleştirimizi zamanında yaptığımız için şimdi gönül rahatlığıyla teşekkür edebiliriz. En azından Avrupa Şampiyonası için…
Bu sevinç ve nefretleri dozunda yaşayamadığımızın ispatı dünkü basın toplantısındaydı. Siyasi bir gazetenin bayan muhabiri medyada okuduklarını ve çevresinden duyduğu nefret dolu cümleleri kafasında birleştirmiş olacak ki Terim’in “mesleği bıraktığına” kanaat getirmişti. Terim’de soruyu cevaplamadan önce bayan gazeteciye mesleği değil milli takımı bıraktığını açıkladı. O bayan gazeteci de daha önce duyduklarını düşünerek kendi kendine “Bu kadar hakaretten sonra neden mesleği bırakmıyor acaba?” diye sormuştur herhalde.
Böylesine siyasi bir maçla veda etmemeliydi Terim. Maç o kadar siyasi bir ağırlık kazanmıştı ki, yayıncı kuruluşun maç öncesi programında konuklar “nasıl olsa iki taraf da havlu attı maçı boşverin” havasında hariciye konularına dalmışlardı. Zaten konuklar da siyaset yazarlarıydı. Aynı programda stada yaklaşan siyah renkli arabalara bakıp gelen protokol mensubu için “Kim geldi? Ermenistan Cumhurbaşkanı mı? Yok yok Vali o Vali…” diyerek tahminler yürütüyorlardı.
Yerine kim gelsin derseniz… İsimler havada uçuşuyor. Benim adayım yardımcılarından biriydi. Ancak Belçika maçında Terim tribüne gönderildikten sonra gördüğüm manzara fikrimi değiştirdi. Yardımcıların kulübede çaresizce oturdukları sahne hayallerimi yıktı. Oğuz Çetin bir ara yerinden kalkar gibi oldu. Sonra belki ertesi gün yazılacak yazıları düşünerek tekrar başı önde kulübeye döndü. Milli Takım sorumluluk isteyen bir yer. O sorumluluğun altına girebilecek kimse ekrandaki kulübede yoktu.
Bu sorumluluğu alacak kişi kimdir? Kim bu kargaşanın içine kendini atar? “Yerli istiyorlarsa ben varım, yabancı olacaksa benim Alman pasaportum da var” diyen Yılmaz Vural mı? Ersun Yanal’ı kovalayanlar geri çağırmaz. Mustafa Denizli’nin “içimizdeki İrlandalılar” korkusu var. Şenol Güneş’in karizması eksikti. Bülent Uygun maçları “Laila” olduğu için İstanbul’da oynatmaz. Ertuğrul Sağlam medyayla başedemez. Şaka bir yana bu isimlerden hiç birinin o baskıyı kaldırabileceğine inanmıyorum.
Yerli hocaları birer cümleyle eleyebildiğimize(!) göre hoca yabancı olacak. Ekonomik krizin sebebi olarak gösterilen Terim’in maaşı Löw’e, Lippi’ye, Scolari’ye ve diğerlerine yetmez. Lucescu ve Daum’dan ise bahsetmek bile istemiyorum.
Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü daha dördüncü haftada anlayan Ankaraspor Teknik Direktörü Jürgen Röber’in Abdullah Avcı’yla beraber bu işi en iyi yapabilecek isimlerden biri olduğunu düşünüyorum.
Güçlü Berk
Bu sevinç ve nefretleri dozunda yaşayamadığımızın ispatı dünkü basın toplantısındaydı. Siyasi bir gazetenin bayan muhabiri medyada okuduklarını ve çevresinden duyduğu nefret dolu cümleleri kafasında birleştirmiş olacak ki Terim’in “mesleği bıraktığına” kanaat getirmişti. Terim’de soruyu cevaplamadan önce bayan gazeteciye mesleği değil milli takımı bıraktığını açıkladı. O bayan gazeteci de daha önce duyduklarını düşünerek kendi kendine “Bu kadar hakaretten sonra neden mesleği bırakmıyor acaba?” diye sormuştur herhalde.
Böylesine siyasi bir maçla veda etmemeliydi Terim. Maç o kadar siyasi bir ağırlık kazanmıştı ki, yayıncı kuruluşun maç öncesi programında konuklar “nasıl olsa iki taraf da havlu attı maçı boşverin” havasında hariciye konularına dalmışlardı. Zaten konuklar da siyaset yazarlarıydı. Aynı programda stada yaklaşan siyah renkli arabalara bakıp gelen protokol mensubu için “Kim geldi? Ermenistan Cumhurbaşkanı mı? Yok yok Vali o Vali…” diyerek tahminler yürütüyorlardı.
Yerine kim gelsin derseniz… İsimler havada uçuşuyor. Benim adayım yardımcılarından biriydi. Ancak Belçika maçında Terim tribüne gönderildikten sonra gördüğüm manzara fikrimi değiştirdi. Yardımcıların kulübede çaresizce oturdukları sahne hayallerimi yıktı. Oğuz Çetin bir ara yerinden kalkar gibi oldu. Sonra belki ertesi gün yazılacak yazıları düşünerek tekrar başı önde kulübeye döndü. Milli Takım sorumluluk isteyen bir yer. O sorumluluğun altına girebilecek kimse ekrandaki kulübede yoktu.
Bu sorumluluğu alacak kişi kimdir? Kim bu kargaşanın içine kendini atar? “Yerli istiyorlarsa ben varım, yabancı olacaksa benim Alman pasaportum da var” diyen Yılmaz Vural mı? Ersun Yanal’ı kovalayanlar geri çağırmaz. Mustafa Denizli’nin “içimizdeki İrlandalılar” korkusu var. Şenol Güneş’in karizması eksikti. Bülent Uygun maçları “Laila” olduğu için İstanbul’da oynatmaz. Ertuğrul Sağlam medyayla başedemez. Şaka bir yana bu isimlerden hiç birinin o baskıyı kaldırabileceğine inanmıyorum.
Yerli hocaları birer cümleyle eleyebildiğimize(!) göre hoca yabancı olacak. Ekonomik krizin sebebi olarak gösterilen Terim’in maaşı Löw’e, Lippi’ye, Scolari’ye ve diğerlerine yetmez. Lucescu ve Daum’dan ise bahsetmek bile istemiyorum.
Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü daha dördüncü haftada anlayan Ankaraspor Teknik Direktörü Jürgen Röber’in Abdullah Avcı’yla beraber bu işi en iyi yapabilecek isimlerden biri olduğunu düşünüyorum.
Güçlü Berk
14 Ekim 2009 Çarşamba
Diyarbakır’a dayak, Ermenistan’a kucak...
Yine siyaset futbolun önüne geçti. Bu sayfalarda yazılmaması gereken konular hergün gözünüzün önünde. Hiç bir iddiamızın kalmadığı dönemde Ermenistan ile oynanacak maç manşetlerde.
Neymiş? “Sarı gelin, hadi gelin” türküsü herkesi coşturacakmış. Kim gelsin? Nereye gelsin? Ermenistan gelsin de Diyarbakır gelmesin mi? Daha geçen hafta çocuğuyla maça gelenlere saldıranlar aynı şehirde, o tribünlerde değil miydi? Neden o gün düşmanlığa tepki vermediniz de bugün türküler söylüyorsunuz dostluk adına?
Dostluk derken dost ülke Azerbaycan’ın bayrağını maça getirmek yasak. Diyarbakır’a dayak, Azerbaycan’a yasak, Ermenistan’a kucak... Bu iş nasıl olacak? Kim inanacak?
Bu sözler yanlış anlaşılmasın. Kimseye düşmanlık beslemiyor, sporda kazananın her zaman dostluk olması gerektiğini savunuyoruz. Ermenistan Milli Takımı’na her türlü misafirperverliğin gösterilmesinden yanayız. İtirazımız siyasetin bu denli futbolun içine karışması. Ancak kaş yaparken göz çıkardığımızı, bir tarafa dostluk gösterisinde bulunurken diğer dostları da üzmemek gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.
Bu Federasyon’un bir çok olumlu girişimleri de oldu ancak hiç bir dönemde siyaset bu kadar futbolun, içinde olmamıştı. Spora, futbola bulaşmak politikacılara reyting getirebilir, oylarını arttırabilir. Bu yüzden transfer sezonlarında bakan odalarında imza atan futbolcuları izliyor, “seçilirsem takıma yıldız getireceğim” vaatlerini dinliyoruz. Politikacı bunun faydasını görebilir de spor bundan ne kazanır?
Kocaelispor borçları sebebiyle transferlerini onaylatamıyor. Antremanları iki ayrı takımla yapıyor. Bir takım ligde maçları oynayan gençlerden oluşuyor. Yüz metre ileride transferlerinin onaylanmasını bekleyen as takım oyuncuları düz koşu yapıyor. Evet bu komedi Bank Asya liginde gerçekleşiyor. Galatasaray formasının her yeri dolduğu için şortuna reklam almaya hazırlanırken Antalyaspor lig başladıktan yedi hafta sonra göğüs reklamı alabiliyor.
Bütün bunlar olurken siyasileri bir futbol maçını kendilerine malzeme yaparken izlemek insanın canını yakıyor. Şimdi siz söyleyin, Türk futbolunun gerçek problemi bu ekonomik sıkıntılar mıdır yoksa Ermenistan milli maçı mıdır?
Bu arada o dostluk mesajı vereceğimiz “Sarı gelin” türküsü şöyle biter;
Erzurumda bir kuş var leylim aman
Kanadında gümüş var oy nenen ölsün sarı gelin
Yarim gitti gelmedi leylim aman
Elbet bunda bir iş var oy nenen ölsün sarı gelin
En azından maçı Erzurum’da oynatsaydınız daha anlamlı olurdu. Tribünler “Sarı Gelin, Erzurum’a Gelin” derken, bu işin altında nasıl bir iş var onu görürdük…
Güçlü Berk
Neymiş? “Sarı gelin, hadi gelin” türküsü herkesi coşturacakmış. Kim gelsin? Nereye gelsin? Ermenistan gelsin de Diyarbakır gelmesin mi? Daha geçen hafta çocuğuyla maça gelenlere saldıranlar aynı şehirde, o tribünlerde değil miydi? Neden o gün düşmanlığa tepki vermediniz de bugün türküler söylüyorsunuz dostluk adına?
Dostluk derken dost ülke Azerbaycan’ın bayrağını maça getirmek yasak. Diyarbakır’a dayak, Azerbaycan’a yasak, Ermenistan’a kucak... Bu iş nasıl olacak? Kim inanacak?
Bu sözler yanlış anlaşılmasın. Kimseye düşmanlık beslemiyor, sporda kazananın her zaman dostluk olması gerektiğini savunuyoruz. Ermenistan Milli Takımı’na her türlü misafirperverliğin gösterilmesinden yanayız. İtirazımız siyasetin bu denli futbolun içine karışması. Ancak kaş yaparken göz çıkardığımızı, bir tarafa dostluk gösterisinde bulunurken diğer dostları da üzmemek gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.
Bu Federasyon’un bir çok olumlu girişimleri de oldu ancak hiç bir dönemde siyaset bu kadar futbolun, içinde olmamıştı. Spora, futbola bulaşmak politikacılara reyting getirebilir, oylarını arttırabilir. Bu yüzden transfer sezonlarında bakan odalarında imza atan futbolcuları izliyor, “seçilirsem takıma yıldız getireceğim” vaatlerini dinliyoruz. Politikacı bunun faydasını görebilir de spor bundan ne kazanır?
Kocaelispor borçları sebebiyle transferlerini onaylatamıyor. Antremanları iki ayrı takımla yapıyor. Bir takım ligde maçları oynayan gençlerden oluşuyor. Yüz metre ileride transferlerinin onaylanmasını bekleyen as takım oyuncuları düz koşu yapıyor. Evet bu komedi Bank Asya liginde gerçekleşiyor. Galatasaray formasının her yeri dolduğu için şortuna reklam almaya hazırlanırken Antalyaspor lig başladıktan yedi hafta sonra göğüs reklamı alabiliyor.
Bütün bunlar olurken siyasileri bir futbol maçını kendilerine malzeme yaparken izlemek insanın canını yakıyor. Şimdi siz söyleyin, Türk futbolunun gerçek problemi bu ekonomik sıkıntılar mıdır yoksa Ermenistan milli maçı mıdır?
Bu arada o dostluk mesajı vereceğimiz “Sarı gelin” türküsü şöyle biter;
Erzurumda bir kuş var leylim aman
Kanadında gümüş var oy nenen ölsün sarı gelin
Yarim gitti gelmedi leylim aman
Elbet bunda bir iş var oy nenen ölsün sarı gelin
En azından maçı Erzurum’da oynatsaydınız daha anlamlı olurdu. Tribünler “Sarı Gelin, Erzurum’a Gelin” derken, bu işin altında nasıl bir iş var onu görürdük…
Güçlü Berk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









